Your search for pazarlama returned 235 results.

Pazarlama Okullu mu Alaylı mı?


 

Bu yazının özellikle hem pazarlama veya ürün yönetiminde çalışıp hem de mba-yüksek lisans yaparken proje veya tez konusuna karar vermekte zorlanan beyaz yaka arkadaşlara yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Sakallı profesörlerin yaptıklarının ve derslerde uyuyarak dinlediklerimizin gerçek hayattan kopuk olduğu, çalışırken hemen hemen hiç bir işimize yaramayacağı artık çok klasik bir argüman oldu. Diğerlerini pek bilmem ama dünyadaki iyi ve sayılı pazarlama bölümlerinde, özellikle sosyal medya alanında, son derece günlük gelişmelerle paralel hatta bunların ötesinde araştırmalar yapılıyor. Bu yazıda akademik anlamda bugünlerde en popüler olan pazarlama ve sosyal medya konularından kısa örnekler vererek teknoloji, markalar ve tüketiciler üzerinden bir yol haritasına varmak istedim. İşte en yeni, en yoğun ve en cazip araştırma alanları:

  • Transmedya Tüketim

Transmedya Öyküler ya da Yakınsama Kültürü de (Convergence Culture) denilen bu kavrama aslında hiçbirimiz yabancı değiliz. Teknoloji, çeşitli yeni medya kanalları ve bilgi yoğunluğu ile artık izleyici ya da tüketici pasif değil, her türlü kaynağı kullanarak ona sunulanı sadece tüketmiyor, onu baştan yazıyor, eleştiriyor, büyütüyor ve dönüştürüyor. Bu kavramın en somut hali popüler dizilerin yarattığı kendi dünyaları yani sinema + TV + oyun birliktelikleri. Yüzüklerin Efendisi, Mario Bros ve en yeni örnek sayılabilecek Game of Thrones; kendilerini tek tip bir medyayla kısıtlamıyor, hayranları düzenli olarak bu türe ait kitapları, oyunları, posterleri, çizgi romanları, alternatif hikaeleri ve kahramanları, figürleri, hatta hayat tarzlarını her türlü medyadan topluyor, geri sunuyor ve tam bir dünya yaratıyorlar.

  • Sanal Topluluklar (Virtual Communities)

Gerek firmalar tarafından, gerekse akademisyenler tarafından çok cazip bulunan bir diğer konu da internetteki küçük klanlar, bağlılıkları, pratikleri ve güçleri. Örneğin “yalnız seyahat eden kadınlar” kulübü nasıl bir online kültür yarattı, tarzları nedir, ne yer ne içer nerelerden alışveriş yaparlar ve en önemlisi onlara nasıl ulaşılır? Aynı şey ilgi alanına göre online Star Wars hayranlarına en iyi nasıl ulaşabiliriz ya da bu flashmobcular nasıl organize oluyorlar, insanlar nasıl bir anda twitter’da örgütleniyor gibi sorulara da götürüyor bizi.

  • Birlikte Yaratma Pratikleri (Prosumption, Co-Creation)

Çok uzun zaman pazarlama anlayışı şöyle oldu: firma ve pazarlamacı sunar, tüketici tepki verir: beğenir, beğenmez; ikna olur, olmaz; satın alır veya almaz. Artık anlık ve efektif iletişim kanallarının açıklığı ve katılımcı tüketicilerle neredeyse üretici veya pazarlamacılardan çok tüketicilerin söz sahibi olduğu ürünler ve markalar var. Ürünün adından tutun içeriğine, nerelerde satılması gerektiğine, ne kadar olması gerektiğine ve ne şekillerde kullanılacağına artık tüketiciler karar verebiliyor. Bu uygulamaların en önemlilerinden biri crowdsourcing, yani herkesin katılımına açık inovatif fikir toplama uygulamaları. Bunun en iyi örneklerinden biri Doritos’un yeni lezzetini halktan kişilere seçtirme ve karşılığından cipsin satışından hisse vermesi şeklindeydi. Gittikçe bu uygulamaların artacağını, avantajları yanında dezavantajlarının da tartışılacağını öngörüyoruz.

Bu önemli konular dışında viraller, online reklam yöntemleri ve bunların etkinliğinin en doğru biçimde ölçülmesi ve tabi mobil tüketici ve uygulamalar da araştırmaların yeni odakları olacak.

Üçüncü Dalga Kahve – Pazarlama ve Tüketime Etkileri


 

Türkler olarak bir özelliğimiz de hiçbir şeyi kararında bırakmamak ve kaynayan kanımız nedeniyle çok kısa sürede ve çok yoğun olarak ilgimizi bazı şeylere yöneltmek. Günlük hayatımda ve tez konum gereği yaptığım cafe ziyaretlerinde de yine bunun güncel bir örneğini gözlemliyorum bu aralar: ben diyim hipster cafeler siz diyin third wave roastery & brewery. Bir iki sene içinde en popüler semtlerde camcama duracak şekilde brewery shoplar açıldı, özellikle Moda, Karaköy ve Cihangir bu yeni akımın iliğimize kadar işlediği semtler oldu. Kronotrop, Coffee Sapiens her Pazarın vazgeçilmez durakları olurken check-inler kahve dükkanları ile doldu. Belçika işi soğuk kahve setleri, kese kağıtlarında birbirinden minimalist çekilmiş – çekirdek kahveler ve mutfaklarda bunlara ayrılan köşeler işin yan ekonomisi olarak kendini gösterdi.IMG_1649

İtalyada yaşadığım zamanlardan kahve dünyasına aşina olmakla beraber üçüncü dalga kahve benim için de yeni bir kavramdı ve Avrupa bazlı teknikler, Amerika temelli dekorasyon şekli ve farklı kıtalardan çekirdeklerle çok eklektik bir kültür olması dikkatimi çekti. Kısa bir araştırmayla, wikipedia’da üç kahve dalgasının neler olduğunu öğrenebiliyoruz. 2002’de ilk defa kullanılan üçüncü dalga tabiri, 2008’de yeme içme yazarı Jonathan Gold tarafından benim yorumlarımla şöyle açıklanmış:

1. dalga:  kahvenin paketlenmiş bir market ürünü olarak pazara çıkması. Satın alma ve tüketim hızlı tüketim malları mantığına göre işlerken, işin servis boyutu düşünülmüyor bile. Amerikan kültürünün vazgeçilmez parçası promosyon, indirim, raf düzeni ve kuponlar bu kategoride de önemli.

2. dalga: Amerika’da Peets ama global boyutta Starbucks ile temsil edilen dalga. Pazarlamada bir çığır açtığını karşıtlarının bile kabullendiği bir marka olan Starbucks ile ikinci dalgada, kahve artık bir ürün değil deneyim. Paketli mal değil bir hizmet. Ürün çeşitliliği oldukça artmış, yöresel espresso ya da güney Amerika çekirdekleri kategorilendirilmiş, tüketici bir çok seçimle karşı karşıya. Aynı zamanda hizmeti alan kişi pasif değil, şurubunu boyutunu sütünün tipini seçen aktif bir katılımcı. Bu döneme damga vuran en önemli pazarlama terimleri ise “deneyim” ve “zincir”. Seçeneklerin fazlalığı, fiyatların iki katından fazla yükselişini getirirken hizmet kalitesini tutturabilen ulusal zincirler bu dalgadan alnı açık çıktı. Zincir işletmelerle beraber standartlaşma ve ticarileşme ortaya çıktı. Starbuck kahve kültürü hem kendi kültürünü hem de onyıllar içinde karşı kültürünü yarattı yani…:

3. dalga: Kimi tanımlara göre bağımsız kahve, kimilerine göre ise kahve sanatı dönemine girmiş bulunuyoruz 2008 itibariyle. Starbucks’ın ve Caffe Nero’nun İtalyan kahve kültürü simgelerine oturttuğu kuruluş hikayelerine zıt olarak bu dalga İtalya’da kabul görmeyen, New York, Londra ve Melbourne gibi kozmopolit kentlerden yayılan bir dalga. Tüketicilerin içtiği kahveyi tanıması, üretim ve sunumun tüm aşamalarına hakim olarak çekirdeği tanıması, yöreleri birbirinden ayırması, sanat hatta zanaat olan filtreleme, çekme gibi işlemlere yakın olması amaçlanıyor. Latte art yani kahve üstüne konulan süt köpüğüyle şekiller yaratma, brewery artist yani kahvenizi sunan kahve sanatçınız sıkça duyduğumuz kavramlar.

ritualİşin tüketici tarafına bakarsak, ürünün değil deneyimin de değil ama bir kültürün fiyatlandığını görüyoruz artık. Kahvenin Türk, İtalyan ya da Amerikan kökenlerinden kopup her bölgenin ayrı ayrı özümsendiği daha geniş bir perspektif ve dolayısıyla daha fazla seçenek ürün gamında öne çıkıyor. Yan ekonomisini yaratan, kupalar, kahve makinaları, değirmenleri ve çekirdekleri ile evinizde de devam ettirebileceğiniz kahve ekonomisi, sosyal medyada ise tam bir fenomen oldu. Sırf kahve konulu paylaşımlar binlerce hesaba ilham kaynağı oldu, kış ve hipster kültürü ile özdeşleşti. Kahve sanatı bir ritüel olarak günlük hayata kabul edildi.

Bir diğer perakende temelli etkisi ise genellikle küçücük metrekarelere sıkışmış bu yerel işletmelerde mecburen müşterilerin ve sahiplerin içiçe olması, bu küçük metrekarelerde tanışan insanlar, paylaşılan ortak bir kültür ve satıcı ile müşteri arasında gittikçe şeffaflaşan sınırlar. Mahalle kültürünün bir bakıma geri gelişi ve fair trade’in yeniden gündeme gelmesi ise en sevindirici tarafları.

4. dalgada hangi yöne gideceğimizi bir tüketici davranışı analizcisi olarak şimdiden merakla bekliyorum…

Bazı kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Third_wave_of_coffee
http://www.themagger.com/ucuncu-dalga-kahve-istanbul-kahve-mekanlari/

 

Pazarlama ve Satış Arasındaki Ezeli Rekabet mi? Ebedi Kazanç mı ?


 

Pazarlama ve Satış genelde birbirlerine karşı önyargılıdırlar. Satış için pazarlama hipermetropi, Pazarlama için satış miyopidir. İkisi de birbirlerini küçümserler ve ikisi de buna istinaden başarısız olur.

Satış, pazarlamacıların satış sürecinde müşterilerle daha mesafel1e5accei olduğunu ve müşteriler ile ilgili ortaya çıkan bütün durumlardan bihaber olduğunu düşünme eğilimindedir. Bu sırada pazarlama ise satışın bireysel müşteriye daha fazla odaklanarak büyük pazarın farkında olmadığı ve geleceği tehlikeye atarak yapılan kısa vadeli eylemler olduğunu düşünür. Genellikle işletmelerde ve zihinlerde bu ikisi birbirine karışmış durumdadır. Bunun sebepleri ise ekonomik ve kültürel değişiklikler olarak görülebilir. İşletmelerin bu iki birime yeterince bütçe ayırmak istememesi ve yöneticilerin satış biriminin pazarlamanın bir parçası olduğunu görmemesinden kaynaklanır.

Pazarlama ürün veya hizmetimizi hedef kitlenin ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda sunulmaya hazır bir değer haline getirmeyi pazarlama karması kapsamında amaçlarken, satış ise müşteriye sunmaya hazır bu değeri satma eylemi ve işletmeye finans kaynağı oluşturma sürecinin faaliyetidir. Satışçılar kendilerini düşünerek kendisine belirlenen kota hedefini tutturmak için düşük kar oranlı ürünlere yönelirler. Pazarlama ise kota yoktur işletmeyi düşünür, yüksek kar oranlı ve geleceği olan ürünlerin satılmasını ister. Belirlenen bütçeler Pazarlama ve Satış çatışmasında kazananı belirlemek için etkili rol oynar.

Pazarlama fonksiyonu ise işletmeden işletmeye önemli ölçüde bütçe ve yönetim anlayışı doğrultusunda farklı rollere bürünebilir. Çoğu işletmeler pazarlama odaklı olmayı 4p içinden sadece “Promotion” kısmı olduğunu düşünmekten öteye gitmezler ama başarılı şirketler, organizasyonun “Pazarlamanın Öncülük Ettiği” bir işletme haline gelmesi gerektiğine inanırlar. Örneğin Coca-Cola, IBM, General Electric gibi şirketlerde ciddi ve özel bir güç olarak gördükleri pazarlamaya özen gösterirler. Tanımlanmamış ilişki türünde birimler bağımsız hareket eder ve büyürler, herhangi bir problem çıkmadıkça bilgi akışı söz konusu değildir. Tanımlanmış ilişki içinde süreçler ve kurallar belirlenmiştir, bu anlaşmaya ve sorumluluklarına bağlı kalarak ortak hareket ederler. Satış ve pazarlama uyumunda net sınırlar vardır ama bu sınırlar esneyebilir. Satışçılar ve pazarlamacılar birbirlerine uyum göstermeye gayret ederler. Bütünleşmiş ilişki ise sınırları ortadan kaldırır, bütçeleme daha esnek ve daha karmaşık hale gelir, ”Beraber yükselip beraber düşme” kültürü gelişir. Tanımlanmamıştan tanımlanmışa geçişte pazarlamanın rolü esas olarak satış gücünü destekleme halinde geçerlidir, yöneticiler ilişkinin açık kurallarını oluşturmak zorundadır. Tanımlanmıştan uyumluya geçiş, uyumlu bir ilişki oluşturma ve yeni beceriler eklemek için; Disiplinli iletişimi teşvik etme, ortak görevler yaratma ve işleri rotasyona sokma, satış gücüyle çalışmak üzere pazarlamadan bir arabulucu atama, pazarlamacılarla satışçıları yan yana koyma, satış gücünün geribildirimini iyileştirme adımlarını atmak gerekir. Uyumludan bütünleşmiş bir ilişkiye geçmek için; Baş gelir görevlisi atama ,pazarlamayı iki gruba ayırma, paylaşılan gelir hedefleri ve ödül sistemleri oluşturma, satış ve pazarlama ölçülerini bütünleştirme yapılabilir. Bu iki birimin ölçülebilir olması için pazarlamacılar uzun vadeli planlar yaptıkları için uzun vadeli değerlendirilmeleri gerekir. Satışçıların değerlendirilmesi pazarlamacılara nispeten daha kolaydır. Satış kotaları ve yüzdeleri, brüt kar gibi daha nicel değerler taşır.2b05eca

Pazarlama’ya hareket etme imkanı bırakılır ve pazarlama karmasının gerekleri yerine getirilirse; müşteri talepleri doğru karşılanır ve memnuniyet artar bu memnuniyet arttıkça satış departmanı daha kolay satarken, pazarlama aynı zamanda işletme için daha kolay plan yapabilir. Ve yıllardır karıştırılan bu kavramlar daha net anlaşılabilir. Ne dersiniz? Pazarlama ve Satış barışırsa kazanan hem müşteri hem işletme olmaz mı ? Bu kavramlar arasındaki ezeli rekabet, ebedi kazanca dönüşebilir mi ?

MUHTEŞEM PAZARLAMA HATASI: E-BİLET SİSTEMİ PASSOLİG


 

Bu aralar gündeme gelen fakat uzun süredir planlanan ve temelleri üç yıl önce atılan e-bilet sistemi, ülkemizdeki adıyla “PASSOLİG” projesine pazarlama açısından bakacak olursak ortaya çıkan tablo pek parlak gözükmüyor. Taraftar kadar kulüplerin de zarar göreceği çok açık, çünkü sistemi nereden tutsak elimizde kalıyor. Bütün bilgilerini tanımadığı bu sistemle paylaşmak istemeyen taraftar mı ? Kendi taraftar topluluğu için yatırım yaptığı  pazarlama faaliyetlerini riske atmayacak kulüpler mi ? Arada sırada spor zevki olan ve yılda birkaç maç için ekstradan bir ücrete katlanmayı göze almayacak vatandaş mı ? Hangi grubu gelecek bu yeni sistemin onlar için yararlı olacağına ikna edebilirsiniz. Elbette ihaleyi alan grup hariç hiçbirini !

Hatırlayalım, 31/3/2011 yılında TBMM’de çıkan 6222 sayılı yasa ile başlamıştı ve yasa diyordu ki: Karşılaşmalarda olay çıkartan kişiler artık bireysel olarak olaylardan sorumlu olacaklardır, saha kapatma ve para ve cezasını kulüplere kesmek yerine bireysel olarak müsabakaları seyretmekten men etme yoluna gidilecektir. Bunun sağlanabilmesi için gerekli altyapıyı kurmaktan kulüpler sorumludur.”  Aslında yazılanlara bakınca kulağa mantıklı geliyor, başkasının yaptığı hatanın bedelini niye ben veya desteklediğim kulübüm ödesin ki ? Holiganizm korkutuyorsa eğer günümüz teknolojisinde bunları tespit etmek zor değil. Geçmiş yıllarda bile sezonluk kart, bilet alınırken istenen türlü bilgiler ile her kulüp tarafından bu altyapı kurulabilir ve eğer amaç buysa zaten gerekenler yapılarak önlemler alınabilir.  Asıl amaçlanan bu olmadığı için  zaman geçtikçe madalyonun öbür yüzü ortaya çıktı. Yasaya tabi bir ticari sözleşmeyle beraber yeni kurulan ve hükümete yakın bir banka üzerinden ortaya çıkmasının yanında insanları almaya mecbur bırakması iyice kafalardaki resmi netleştirdi.

Peki bu sistemde muhteşem pazarlama hataları nerede ? Kısaca anlatmaya çalışacağım.

1)Tek taraflı fayda sağlayan pazarlama, pazarlama değildir:
 Siz zorla insanlardan paralar alıp karşılığında onlarda zaten olan bir ürün veya hizmet veremezsiniz. Anlamlı bir “değer önerisi” üretmeden, istek ve talepleri dikkate almadan“Ben de varım” mantığıyla hareket edemezsiniz.

2)Pazarlama gönül ilişkisidir, zorlamayla bu ilişki kurulmaz: Bazı kanunlarla ve yönetmeliklerle  yapılan dayatmalar, ileride yapılacak pazarlama faaliyetlerine de zarar verir. Taraftarları  garanti para gibi görmek ve belirli noktalara yönlendirmekle karşılıklı bir ilişki kurulamayacaktır.

3) Faydalı ve yapılandırılmış pazarlama sistemlerine zarar verilemez: Kulüplerin yıllardır sürdürdüğü aktiviteleri ve taraftarların alıştıkları bu sistemleri soyut tanımlarla yıkmaya çalışmak, faaliyetlerini bitirecek adımlar atarak onlara zarar vermek akıllıca olmayacaktır.

4) Pazarlama özgürlükleri kısıtlamaz: Sürekli olarak maçlara gitmeyen vatandaşın arada sırada spontane olarak maçlara gitme özgürlüğünü, yakınını maça getirmek isteyen taraftarların spor müsabakalarını yakınlarıyla yan yana izleme özgürlükleri ellerinden alınamaz.

Bu uygulama, zaten marka imajı yerlerde olan Türk sporuna yeni bir darbe vuracaktır. Her yıl ekstradan yıllık kart ücreti, maç başına kesilen ücret, kargo masrafı, her kişi için ayrı kart çıkarılması, bunlarla geçecek zaman kaybı vs derken Anadolu’da az olan ilgi daha da azalacak ve sadece taraftara değil kulüplere de zarar verecektir. Büyük kulüplerin ise zaten var olan anlaşmalarına zarar verme potansiyeli olan bu uygulama onlara da hoş gelmeyecektir. Bu yüzden gelecek kitlesel ve toplu tepkilerle bu yapının karşısında beraber durmaya çalışılacaktır. Şu an alınan taraftar tepkilerine dayanarak oluşan değerlendirmem düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı oluşursa ve kulüplerin taraftar toplulukları ortak hareket ederse sadece TFF değil yayıncı kuruluş bile tehlikeye girebilir. O zaman vay haline onların ! Kaş yaparken göz gider.Projenin diğer tarafı Aktifbank için ise etik olmasa bile bu durum bulunmaz nimet cinsinden. Yıllarca yapılacak reklam ve pazarlama giderlerini kulüplere aktarma fikriyle daha efektif bir kitleye sahip olmak sanırım bu tür  her şirketin hayal ettiği şeyler ama unutmayalım pazarlama insanların cebinden parasını almak, onlara bir takım şeyler dayatmak değildir. Gerçek pazarlama değer yaratır, baskılarsa isyan çıkartır.

Satış Üstüne Ne Düşünürsünüz Bilmem Ama Pazarlamanın Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı


 

Şiire biraz ilgisi olan herkesin Cemal Süreya ismine aşinalığı vardır.Usta şair kahvaltıya dair “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diyerek bahsettiği bu dizelerden esinlenerek aklıma hemen pazarlama ile ilgili bir ifade ile bunları değiştirmek geldi.Satış üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama pazarlamanın mutlulukla bir ilgisi olmalı.

Tarih boyunca farklı zamanlarda farklı yerlerde farklı isteklerle ve zamanın gerektirdikleri ile şekillenen mutluluk kavramı, yaşanan değişiklikler sonucunda yoğun çalışma,stres ve mücadele duygusuna kapılmış olan genel dünya toplumlarında ihtiyaç duyulan ve aranan bir olgu haline gelmiştir.İnsanlık ile ilgili olan bu değişimle beraber doğrudan insanla ilgili olan pazarlama kavramı da buna benzer bir gelişim göstermiştir.

 

 

Günümüz rekabet ortamında farklılaşmak isteyenler tarafından uygulanan pazarlama stratejilerinin amaçları arasında mutluluk da önemli bir yer tutmaktadır.Satış için ürün ve hizmet ile ilgili gerekli bilgileri edinmek daha sonra müşteriyle iletişim kurmak ve bu iletişimi sürdürmek yeterli olabilir.Ama pazarlama, satışı da içine alan daha kapsamlı bir süreçtir.Satışa göre daha geniş bir boyuta sahip olan pazarlama stratejilerinin merkezinde müşteri mutluluğu vardır.Müşteri mutluluğu aynı zamanda uzun süreli ilişki yaratmak ve bu ilişki sonucunda iki tarafın da mutlu olmasını amaçlamaktadır.Yaratıcılık,farklılaştırma,teknolojik yenilikler,müşteri memnuniyeti gibi değişen stratejilerle müşteri ihtiyaçlarına odaklanmanın müşterilerde belli bir mutluluk yarattığı, bu mutluluk sonucunda göze alınan değişimin uzun soluklu olması, işletmeler ve markalar açısından bakıldığında onlara da ihtiyacı olan düzeyde mutluluğu sağladığını söyleyebiliriz.

Bu günlerde pazarlama anlayışının kritik noktalarından biri olan mutluluk ile oluşturulan etkiyi yaratanlar ve bu mutluluk duygusunu gerçekleştirenler, bu anlayışla gösterdikleri çabalar sonucunda daha mutlu olacaklar ve hak ettikleri değeri bulacaklardır.Mutluluk paylaştıkça çoğalır, paylaşıldıkça etki artacak ve mutlu olmak isteyenlerin potansiyeli çoğalacaktır.Artık iki tarafta mutludur, işte bu yüzden pazarlama mutluluktur.

 

Havada Pazarlama Kokusu Var


 

Pazarlama, değerler değişimi olduğu kadar etki etmek ve etkilenmektir. Etki etmek için de hissettirmek ve duyuları harekete geçirmek gerekir.Bu harekete geçirmeyi en hızlı ve efektif sağlayan duyumuz ise kokudur.

Duyular ve Marka adlı kitabın yazarı Martin Lindstrom’a göre koku, ”Görme duyusundan sonra sahip olduğumuz en önemli duyumuz.” diye bahsediyor. Reklamlardaki ve pazarlama araçlarındaki uyaranların çoğunluğu göze hitap etse de koku en güçlü duygu tetikleyicisidir. Lindstrom aynı kitabında, “Bir günde hissettiklerimizin % 75’ini kokular etkiler” diyor.Koku Duyusu Enstitüsüne göre insanlar bir yıl sonra kokuları % 65 doğruluk payıyla hatırlayabiliyorken,fotoğraflardan hatırladıklarımızın % 50’si sadece üç ay sonra kayboluyor. Koku o kadar önem kazandı ki  koku tasarımı alanında bir yüksek lisans programı da açıldı. New York’taki Parson’s New School for Design koku bilimini de içeren disiplinler arası bir programın duyurusunu yaptı.

Bu  bilimsel verilerin etkisi  günümüzde pazarlama ve reklam faaliyetlerine de yansıyor.Artık bu faaliyetler planlanırken koku göz ardı edilmiyor.Bunlara en güzel örnekleri cinsiyet ağırlıklı olsa da Alışverişte Kadın Erkek adlı kitabın yazarı Elizabeth Pace veriyor.”Bath & Body Works ya da  Ralph Lauren mağazalarının kendine has bir kokusu olmasını bekleyebilirsiniz ama Samsung ve Sony gibi teknolojik ürün satıcıları bile mağazalarına müşteri çekmek umuduyla kendi kokularını geliştirdi. Bu teknoloji şirketleri müşterilerin bu çekici kokular sayesinde biraz daha uzun süre mağazada kalacaklarını ya da ellerinde 1500 dolarlık yeni bir dizüstü bilgisayarla mağazadan çıkacaklarını umuyor.Araştırmalardan umut vaat eden kokular geliyor.Singapur Ulusal  Üniversitesinde araştırmacı olan Xiuping Li, bir yerde gizlenmiş çikolata parçacıklı kurabiye kokulu mumların yandığı bir odada bulunan kadınların ani bir kararla kazak alma olasılığının gizli bir köşede kokusuz mum yakılan bir odada bulunan kadınlara göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu (% 17’ye karşılık % 67).” Martin Lindstrom’un anlattığına göre diğer bir örnekte ise, Rolls Royce’un müşterileri üzerinde yaptığı bir araştırmada müşterilerin lüks otomobillere yönelik mükemmellik duygusunu kaybetmelerinde koku önemli bir faktör olarak belirlenmiş. Marka bu sorunu aşmak için 1965 model Silver Cloud’un kokusunu analiz etmiş ve 800 farklı bileşen saptamış. Bugün üretilen her otomobilin koltuklarının altına koku uygulanıyor.

Aslında çok uzağa gitmeye gerek yok etrafımıza biraz dikkat edersek hoş bir parfüm,güzel bir yemek veya küçük bir bebek kokusu bizi farklı şekilde değişik duygulara götürüyor.İyi kokuların pozitif yönde etkilediği kadar kötü kokularında bizi ne derece olumsuz etkilediğini tahmin etmek zor olmasa gerek.Kimse kötü kokan bir otel odasında uyumak,berbat kokulu bir marketten alışveriş yapmak ve ağır kokulu bir taşıtta yolculuğa çıkmak istemez.Eğer mecbur kalırsa zihninde bunlarla ilgili pek hoş olmayan anılar kalır.Ama güzel koku tercih sebebidir ve artı bir değer yaratır.Kendimden bir örnek vereyim küçüklüğümde yaşadığım kötü bir hastane kokusu tecrübesinden sonra yakın zamana kadar hastane kokusuyla ilgili fobim vardı ve bu hastane fobisi kötü kokulu olanlara gittikçe yeniden nüks ediyor.

Kokunun çok olsun az olsun bir şekilde hayatımızda hep var olduğu, iyi ve kötü hissetmemize sebep olduğu aşikar.Bu yüzden kokuya gereken önemi göstermek az ya da çok bir fayda sağlar çünkü havada pazarlama kokusu var.

Hayat Şahane Bir Uçurtma, Pazarlama Onun İpi Unutma


 

İlk yazı tecrübemde ilham kaynağım olan pazarlamayı bana göre “Pazarlama Nedir ?” diye tanımlamaya çalışacağım.Bu konuda tanıdığım yetkin kişiler ve bu işe gönül verenlerin fikir ve söylemlerinden anladığım kadarıyla diğerlerine göre daha iyi yapılan yer olarak değerlendirdikleri Amerika (ki gördüğüm örneklerden dolayı bende böyle düşünüyorum) bu işte ustalaşmış bir ülkedir.Buna istinaden Amerikan Pazarlama Derneği’nce 1984 yılında yapılan pazarlama tanımıysa şöyledir: “Pazarlama,kişisel ve örgütsel amaçlara ulaşmayı sağlayabilecek mübadeleleri gerçekleştirmek üzere malların,hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi,fiyatlandırılması,tutundurulması ve dağıtılmasına ilişkin planlama ve uygulama sürecidir.” Bu genel tanımlama, pazarlamaya hakkıyla kıyısından köşesinden dokunmuş herkes tarafından bilinen bir tanımdır.Hakkıyla diye vurgu yapmamın sebebi ise pazarlamayı sadece “Satış” olarak bilen ve inkar etmediğimiz ama 1960’lı yıllardan kalan bu anlayışı geride bırakarak günümüz “Pazarlama” kavramının önemini bilenleri vurgulamak istediğimdendir.
“Pazarlama Ab-ı Hayattır* Bünyeye ”diye düşünürüm.Çünkü hayatta insanlarla ilgili olan çoğu şeyde olduğu gibi pazarlamanın da amacı değer yaratmak,bu değerlerin değişimini göze alabilmek ve aldırabilmektir.Değer yargıları özneldir kişiden kişiye değişebilir.Bunun değerlendirme kriteri de başarılı olup olmadığını ölçmektir.Getirisi farklılaşabilir ama yaşama amacımız bile genellikle başarı ve değer üzerine kuruludur.Başarılı bir eğitim almak,başarılı bir iş sahibi olmak veya iş hayatında başarılı olmak,başarılı bir evlilik yapmak gibi.Arkadaşlarımızın,ailemizin,yöneticimizin,eğitmenimizin,eşimizin,müşterimizin bize değer vermesini ister karşılığında bizde onlara kendimizce değerli olanı (zaman,para,sevgi,saygı,ürün ve hizmet vs ) verebiliriz.Örnekler çoğaltılabilir,belki de bu yüzden pazarlama hayattır ve sürekli hayatımızın içindedir.

Pazarlamanın değer verdiğimiz ve bizim için önemli olan şeylerin değişimini göze almak olduğunu söyleyebilirim.Bunlar içinde söz vermek,gelişim ve verilen sözü tutmak gibi farklı kriterleri vardır.Bunları değerlendirme sırası duruma göre değişkenlik gösterir ama durup düşündüğümüzde pazarlamayla ne kadar çok ilişki içinde olduğumuzu görebiliriz.Herhangi bir işletmeyi düşünelim.Başarıya ulaşmak için ürün veya hizmetinde değişimi göze alarak,işletmenin çeşitli yönlerden gelişimini sağlayarak,müşterisine söz vererek ve bu sözünü tutarak yani pazarlama ile hayatını sürdürmeye devam etmiştir.Ama bunlara önem vermeyen bir işletmenin yaşam süresi oldukça kısalacak ve haliyle başarısız olacaktır.Diğer yandan bir insanı ele alırsak gittiğimiz okulların,çalıştığımız yerlerin,insan ilişkilerinde değer yarattığını ve bu değerlerin bizi karşılıklı değişime ikna ettiğini görebiliriz.Çok basit örneklerle pekiştirmeye çalışalım.Eğitim kalitesi yüksek bir okula girmek için harcadığımız çaba ve bu çabaya değdiğini düşündüğümüz okulun bize katacağı değer ile çalışma hayatında prestijli ve iyi bir iş yerinin bize sağlayacağı değerin karşılıklı değişimidir.Aslında bu değişimlerin temelinde pazarlama vardır.Çünkü bu değişimin gerçekleşmesi ve başarılı olabilmesi için de pazarlamayı doğru anlamak ve uygulamak gerekir.Sadece okul ve iş yeri değil,bizim de değer oluşturmamız ve bu değişimi sağlayacak seviyede değer yaratmamız beklenir.İşte bu yüzden hayatımızın her anında ve her alanında pazarlamanın etkisini üzerimizde hissedecek ve hissettireceğiz, herkes bilerek veya bilmeyerek bu zincirin bir halkasına katkıda bulunacak, başarılı ya da başarısız olduğunu ise aldığımız ve verdiğimiz tepkilerle ölçecek ona göre hareket edeceğiz.
İnsan veya işletme hayatı hangisi için olursa olsun fark etmez.Hayatı şahane bir uçurtma varsayalım, pazarlamanın da ipi olduğunu unutmayalım.

*Ab-ı Hayat:Yaşam Suyu

Next Page » Scroll to top