Your search for nike returned 15 results.

Nike’ın Galatasaray Sponsorluğu ve Şampiyonlar Ligi


 

Her dünya kupasında istisnasız, hangi markanın formalarının, ayakkabılarının, toplarının kullanılacağı detaylı analizlere konu olur. Markaların, dünyanın büyük bölümünün takip ettiği böylesi etkinliklerde ön planda olmaları çok önemlidir, bu yüzden özellikle Nike ve Adidas için ciddi bir arena haline gelir.

Şampiyonlar Ligi de farklı değil, yüz milyonların izlediği kulüpler bazında dünyanın en prestijli turnuvasında markaların yarışı hiç bitmez. Galatasaray’ın dünkü maç ile birlikte Şampiyonlar Ligi’nde son 8’e kalmasının, bu bakımdan Nike’a büyük faydası oldu. Nike, Galatasaray’ın formalarını üretiyor ve resmi ürün satıcısı. Bu yüzden, marka şu sıralar tamamen Galatasaray’a odaklanmış durumda. Facebook sayfalarından yaptıkları iletişim de bu stratejiyi destekliyor. Aşağıdaki harika görsel, görselin altındaki yorumlar aslında herşeyi özetliyor (gönderiyi incelemek için tıklayın). Nike Football, maçla ilgili gelişmeleri paylaşırken, taraftarları motive edici yorumlar da yapıyor. Ek olarak, kullanıcılar ne tarz futbol oynadıklarını (defansif, orta saha vs.) yorumlarda paylaşıyor ve Nike’tan tavsiye istiyorlar. Nike da tüm bu yorumlara detaylı cevap vererek kullanıcılarını doğru ürünlere yönlendiriyor.

Bu başarılı çalışma, Nike’a sadece güçlü marka algısı olarak değil, doğrudan satış olarak da dönüyor, hem Galatasaray ürünleri , hem de diğer spor ürünleri üzerinden.

.

Nike'ın Kara Mamba'sı!


 

Nike, dijitalde fark yaratmaya devam ediyor.

Son iş, Robert Rodriguez yönetmenliğinde Kobe Bryant üzerinden anlatılan bir öykü. Kobe Bryant, “”The Black Mamba””, dünyanın en iyi basketbol oyuncusu olarak sunuluyor ve çok zor bir görevle karşı karşıya olduğu söyleniyor. Merakı kaşımaya yönelik, 15″er saniyelik videolardan biri burada:

Ronaldinho”nun olağanüstü futbol yetenekleriyle dolu videolar ve Write The Future kampanyasıyla Nike”ın yakın geçmişte yaratmayı başardığı titreşimi ve farkı hatırlamak mümkün. 2011 yılı başında Amerika ve Çin”de piyasaya sürülecek yeni Zoom Kobe VI”ya yönelik bu kampanyadan yakın gelecekte daha sık bahsedileceğini tahmin etmekse, zor değil.

Transformers Adımları ve Retrobranding


 

Yeni çağda aradıklarımızı bulamadıklarımızdan olsa gerek, 80lerin ve 90ların sürekli özlemle anıldığı günlerde yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız sırf eskitilmiş görünümlü olduğu için bir teneke kutuya 30-40 lira verebildiğimizi gösteriyor. (marketoloji’deki bir diğer retro yazı bu linkte). Bunu farkeden akıllı markalar ise bizi geçmişe götüren ama yeni tasarımlarla bu talepten faydalanma peşinde.

Bugün beni heyecanlandıran bir haber oyuncak devi Hasbro’dan geldi. Nike ile yapılan işbirliği sonucu Transformers’tan Megatron temalı spor ayakkabı – bilekli bot karışımı ürünü piyasaya sürüyorlar. Nike markası tüm bir seriyi bu temaya ayırmış gibi duruyor. Transformers tartışmasız ki bir döneme damgasını vuran bir oyuncak çeşidi ve filmleri hala milyonlar tarafından izleniyor. Hipster kültürüyle satışları gittikçe artan “sneaker” ve bilekli spor ayakkabı kategorisi ise yenilik peşinde. Yani iyi bir seçim. Üstelik bu seriyle beraber gelen bir Transformers figür de ürün paketine eklenmiş.

Peki markaların 80leri 90ları anımsatması ne anlama geliyor? Bu gelişmeleri en iyi özetleyen kavram “retrobranding“. Brown, Sherry ve Kozinets bu konudaki akademik makalelerinde retrobranding’i, retro ürünleri eski moda ama yepyeni markalar olarak tanımlıyorlar. En klasik örnekler ise Star Wars, Volkswagen Beetle ve tabi Lego. Alım gücü yüksek nesil olan iş sahibi Y kuşağı ve onların özlemle andıkları vintage ürünler ve değerleri yeni dağıtım kanalları ve teknolojiyle birleştirebilen markalar başarılı olacaktır.

* gizmodo’daki ilgili haber bu linkte.

Burak Yılmaz’la Daha Fazla Marka İlgilenmeli


 

Canon Lens Mug

Türkiye’de futbolla ilgilenmek tercih olmaktan çıkalı hatırı Windows 7 Anytime Upgrade nøkkel sayılır bir süre oldu. 12 Mart 2013 akşamının gündemi tartışmasız Galatasaray – Schalke 04 mücadelesiydi. Türkiye’yi sevince boğan akşamın benim dünyamdaki tartışmasız gündemiyse, Burak Yılmaz’dı. Windows 7 nøkkel

Burak, hayli ilginç biri. Neredeyse sansasyonel. Burak’ın Türkiye’de futbol adına bıraktığı etki daha önce çok futbolcuya nasip olmadı. Burak, Sergen Yalçın‘dan sonra Türkiye’nin 4 büyük ekibinde de forma giymiş ilk futbolcu. Beşiktaş‘tan takas karşılığı gönderildi. Fenerbahçe‘de 6 maç forma giyebildi. Trabzonspor’da deyimi yerindeyse altın yıllarını geçirdikten sonra dün akşam, Şampiyonlar Ligi’nin en golcü futbolcularından biri olarak ekibiyle birlikte son 8’e kaldı.Nikon Lens Mug

Burak’ın öyküsünde özel kırılımlar var.

2003 – 2010 yılları arasında, 18 – 25 yaşlarında, en verimli ve en güçlü olmasının beklendiği dönemde Burak, Beşiktaş ve Fenerbahçe’de bekleneni vermekten çok uzakta kaldıktan sonra Trabzon’da şansını son kez deneme noktasına geliyor. 20’lerinde ve olağanüstü yeteneklere sahip genç bir adamın konsantrasyonunu yitirdiğinde öyküsünün nasıl değişebileceğine güzel bir örnek, pek çok futbol yorumcusuna göre. 2010 yılına dek yeteneğin ve potansiyelin yarattığı ışıltının karışıklığa dönüştüğü epey üzücü bir öykünün baş aktörü.

Bu kadar fırsatı teptikten sonra hayalkırıklığını başarıya çevirmek hiç kolay değil. Çok kişiye nasip olduğunu da söylemek zor. Tahminimce kişinin kendisiyle bol bol hesaplaşması ve hatalarını kabul etmesiyle başlıyor; kaçırdığı fırsatların farkına da vararak. Sonrası silkinmek, inanmak ve çalışmaktan ibaret; söylenmesi her zaman yapılmasından daha kolay.

Burak, Türkiye’de çok az kişinin görünebileceği kadar gerçek görünüyor.

Hatalarından ders alan, gerçeği kabullenen, deyimi yerindeyse uslanmış ve olgunlaşmış bir yetenek. Başarılı, hızlı, mücadeleci, biraz ”hepimiz genç olduk”, biraz ”çocuk çok toparladı”, biraz ”yeteneğini tartışmak mümkün değil”.

Gözümün önüne bir çırpıda Nike, Adidas, Redbull ve Nokia geliyor.

An itibariyle Burak’ın hızının vurgulandığı Nike birlikteliği mevcut. Gerisiyse, kocaman bir öykü fırsatı.

GQ’nün IQ’sü Kaç? “İyi Slogan-Kötü Slogan”


 

“Coca-cola hayatın tadı, always Coca-cola, iyi ki ona rastladım Bellona, just do it Nike, impossible is nothing Adidas, sağlamsa Lassa…” Slogan işte böyle akılda kalmalı ve en önemlisi markayı anlatmalı. Üstelik iki-üç kelimeyle. Zor ama düşünmeli, işimiz bu değil mi?

“Gol yemem, Sörf tabi ki yerim, yahşi batının harbi colası Cola Turca, biz insan taşıyoruz İETT…” Bunlar da alakasız, sevilmeyen markayı ifade etmenin yanından bile geçmeyen sloganlar. Slogan kafiyeli olsun, aklımıza ilk gelinen yazılsın deyince ortaya bunlar çıkabiliyor. Aslında derdimiz iki kelimeyle marka kimliği oturtmaktı, sizce bu kadar basit olabilir mi? Elbette hayır!

Şimdi gelelim “IQ yetmez GQ’ün kaç?” sloganına. İngiliz kökenli erkek dergisi, moda, seks, güzel kadınlar, spor arabaları, kaliteli makaleleri içeriğinde barındıran bir marka. Bu dört laf içeriği anlatıyor mu, asla.

“Erkekler Boxer okur, Esquire adamakıllı dergi” gibi derdini çok iyi anlatan örnekler yıllardır önünüzdeyken siz hedef kitlenizi mi şaşırdınız? Yoksa aptal erkekler GQ’nün hedef kitlesi mi? Biz tekerleme gibi slogan uydurduk, ee siz de alın yani! O zaman tek bir söz söylemem.

Dergi tirajları yerlerdeyken keşke Türkiye’ye daha güzel bir giriş yapsaydınız. Sektör birazcık canlansaydı. Sayenizde kız halimle okuduğum erkek dergilerinden soğudum.

Reklamcılık ve reklam yazarlığı açısından bakıldığında ise şu bir gerçek; slogan uydurulmaz, kafiye, akla ilk gelen espri her zaman yapılmak zorunda değildir ki zorlama durur. Hedef kitleyi yakalamak, doğru kelimelerle marka kimliğini yansıtmak esastır. “Kontrolsüz güç güç değildir” gibi bir slogan vardır ki günlük hayatta bile kullanıyoruz, o derece başarılı. Biraz düşünürseniz olur, ha gayret :)

İPZ 2011 İzlenimleri: İnternetteki Ayakizlerimiz Nerelerde?


 

21-22 Eylül’de Lütfü Kırdar’da Fütüristler Zirvesi ve ardından İnteraktif Pazarlama Zirvesi ve İPZ Youth gerçekleştirildi. Marketoloji ekibi olarak sunumları hemen hepsine katılmaya çalıştık. Atmosfer ve katılım açısından oldukça kalabalık ancak kaliteli ve ilgili bir topluluk vardı zirvede. Standların da hepsi olmasa da büyük kısmı yaratıcı, modern ve ziyaretçileri içine çeken interaktif standlardı. Örneğin Mitoz Ajans’ın Facebook profili şeklindeki panosunda resim çektirebiliyor, World Card Facebook sayfasını beğenerek Vadaa oyuncakları kazanabiliyorduk.

Marka-ajans ortaklığından çıkan yaratıcı sosyal medya işlerinin başarı hikayeleri olarak sunulduğu sunumlar pratik, yol gösterici ancak vizyon açısından dardı. Bedük – TTNet ortaklığıyla yeni bir şarkının toplu tıklamayla açtırıldığı uygulama belki en yaratıcısıydı. Ancak bu yazıda diğer tüm sunumlarda da satır aralarında izlerini görebileceğimiz en etkili sunum diyebileceğim Summer Bedard ve İnternette Ayakizin Kadar Varsın konuşmasından kısa bir özet geçmek isterim.

Katılımcıların çoğunluğunu çok heyecanlandıran ancak bir yönüyle de büyük bir kitleyi paniğe sürükleyecek bu internette ayakizi bırakma kavramının sınırları nereye gidiyor? Bunun uç örneklerinden bahsedildi sunumda. Quantified Self (Nicel Benlik, Ölçülebilir Benlik) ve Googling Yourself kavramları bu konuda en etkilileriydi. Quantified Self websitesinde de örneklerini görebileceğiniz gibi hayatımızın kaydını tutma, bunları raporlama ve erişilebilir şekilde dijital ortamlarda saklamak yönünde bir trend var artık. Harcamalarımızı, sosyal çevremizi, gittiğimiz yerleri hatta cinsel hayatımızı ve uykumuzu bile dijital olarak belgeleyebiliyoruz artık.

Bunun bir aşama ilerisi ise aklımızdaki soruları geriye dönük olarak kendi geçmişimiz içinde dijital olarak aramak. Bugüne kadar sadece excel telefon defterimizde, maillerimizde veya çoğunlukla Facebook üzerinden geçmişimize ulaşmaya çalıştığımız düşünülürse bu artık yeni bir ihtiyaç. Hatta bu aşamada hayatının her bir detayını muhteşem grafiklerle kayda döken, yılın kaç ayını bıyıklı geçirdiğini bile içeren kendi yıllıklarını çıkaran Feltron örneğini verdi Summers. Kendisinin yıllıklarını bu siteden inceleyebilirsiniz.

Ayrıca NikePlus ile ne kadar koştuğumuzu, Twitter bağlantılı baskülümüzle ne kadar kilo verdiğimizi ya da ilerinin akıllı evleriyle buzdolabımızda neyden ne kadar olduğunu ya da geçen yıl o gün ne yediğimizi öğrenebileceğimiz günler çok uzakta değil. Ben bu olgunun tamamına “hafızamızı devretme” (outsourcing memory) diyorum. Facebook devrimiyle bu kavrama çok yaklaştık ve her bir alanda online ayakizlerimizi erişilebilir şekilde kaydetmemiz yönünde ilerliyor teknoloji. Sunumda da bahsedildiği insan hafızası %100 kesin değildir ancak dijital kaynaklardan ve başkalarının yarattığı görseller veya bilgi yapıları içinden şekillenmiş şekilde ulaşacağımız geçmişimiz veya diğerlerinin geçmişleri ne kadar doğru ya da ne kadar insancıl olacak? Duygularımız renkler veya smileylerle mi hatırlanacak? Bu süreci kontrol etmeyi nasıl öğreneceğiz? Nasıl koruyacağız? Yoksa düzgün kaydedilmiş bir yaşam uğruna çalışarak mı vaktimizi geçireceğiz?

Bir pazarlama zirvesinden daha büyük düşüncelerle ayrıldığımız için Marketing Turkiye’yi ve zirvenin diğer düzenleyicilerini tebrik ediyorum.

Next Page » Scroll to top