Your search for marka returned 343 results.

Fear of Missing Out’a Oynayan Markalar


 

Pazar araştırma ve tüketici içgörülerine oldukça fazla bütçe ayıran firmalar gün geçtikçe artıyor, bu sevindirici bir gelişme. Üstelik bu veriler en son yayınlanan akademik çalışmalarla da desteklendikçe tadından yenmiyor. Bu stratejiyi izleyen yerli firmaların da sayısının artmasını ve küresel firma rekabetine kafa tutmalarını diliyorum.

Son yayınlanan Nescafe Express reklamında gece partiye gitmeye üşenen bir genç kız ve bu kararı verirse neler kaçırabileceğini izliyoruz, sonuçta da bu genç kız Nescafeden aldığı enerjiyle üşenmiyor ve bu deneyim fırsatını kaçırmıyor. FOMO ( fear of missing out) kişinin olmadığı yerlerde ve katılmadığı etkinliklerde diğer insanların çok fazla keyif aldığı endişesini tanımlayan son nesil bir ifade. Özellikle sosyal medya çağında bir nevi parti ve tatil resimleri izleyerek yaşanan kıskançlık ve pişmanlıkların bir kısmını açıklaması bekleniyor.

Reklama akademik yazından bir diğer destek ise deneyimler literatüründen geliyor. Araştırmalara göre bir ürünü satın alırsanız (pahalı bir saat, lüks bir araba) yaşayabileceğiniz pişmanlık satın almama pişmanlığınıza göre daha yüksekken bir deneyime para öder ve yaşarsanız (tatil, parti, konser) yaşayabileceğiniz pişmanlık yaşamadığınızda yaşayacağınız pişmanlıktan daha az. Bu nedenle araştırmacılar maddi satınalmalarda çok düşünmenizi, deneyimsel satınalmalarda ise kaçırma riski almamanızı öneriyor. (Rosenzweig , E. Gilovich , T. (2012). Buyer’s remorse or missed opportunity? Differential regrets for material and experiential purchases. Journal of Personality and Social Psychology, 102, 215-223.)

Reklamı bir de bu perspektifle izleyelim:

https://www.youtube.com/embed/0Ugy5XfUrZI

Marka Dünyasının “Anı Yaşa” Telaşı Neden?


 

Youtube reklamlarını anında geçenlerdenim ama bu öğlen Durex`i görünce durum değişti. İşleri, Türkiye olsun, yurtdışı olsun üst noktalara dokunduğundan durup sonuna kadar izledim. Kampanya “Connect” hashtag i ile –anı yaşa- mesajı veriyor. Pek çok markanın son dönemde sıkça yaptığı gibi. Altta link var, işin kalitesi bu kez konumuz değil. Yine de link aşağıda.

Mevzu: “Ne oldu bu hedef kitleye de tüketicilere de anı yaşamıyor, nasıl bu hale geldik, ihtiyacın hatta uyarının sebebi ne?” Cidden ne oldu bize?

Durex ReklamAnladığım kadarıyla durum ülkemize özel değil global olarak anı yaşa(ya)mıyoruz. Suçlu çoğunlukla sosyal hesaplar, akıllı telefonlar ve başkalarının hayatına duyulan merakın yüksek derecelerde gezmesi olarak gösteriliyor. Peki, bir yerde doğru. Ancak bu tespitle yine de derine inemiyoruz çünkü hayattan kopacak kadar sohbetler esnasında telefonlara dalıyorsak, stalkerlık olsun kim nerdecilik olsun oynuyorsak, kendi yaşam tarzımızda bir sorun olmalı ki oraya bakmak istemiyoruz.

Yani akıllı telefonlar, sosyal ağlar çok masum değil ama tam olarak suçlu da sayılmaz. İşsizlik ayrı bir sorunken, çalışanlar vaktim yok, yoğunum bahanesini neredeyse gururla sevdiklerine sunuyor. Herkes yoğun, marifet iş çıkışı bir saat de olsa çevrenizdekilere vakit ayırmak. Hem o kadar yorgunsanız, böyle bir yerde oturamayacak kadar, zaten işinizi sevmiyor olabilirsiniz. Ülkemizde zor tabii işini sevmek, ben o konuda şanslı olanlardanım. Yoksa marketing işi yapan çok mühendis tanıyorum. Yine de bir cesaret sevdiğiniz işin peşinden gidebilirsiniz, Bir saniyelik cesaret. O cesaretle engellere de gülerek yaklaşabilirsiniz.

Hayat bir dakika içerisinde değişiyor diye boşa demiyorlar. Ama işte bu kadar basit, tamamen kendine bağlı bir şeyi çoğu kişi yapmıyor, sadece söylenmek ve kendini yıpratan söylemler var ortada. E markalar durur mu? Anı yaşayın diyerek hoş bir uyarıyla ürününe sempati bile duydurur. Sonuçta gözlem o yönde.

Hayat zaten sıkıntılı, sürprizli, bir öyle bir böyle… Anı yaşa derken, evde kitap okurken, hiçbir şey yapmama keyfi yaşarken bile huzur kastediliyor. Büyük güzellikler de olur ama kötülükler de. Hayatın size kastı yok. Elinizde olan şeyler için harekete geçin, elinizde olmayan bir şeyse bırakın üzülün. Geçecek sonunda, hep geçti, unutmayın, hatırlayın.

Coca-Cola olsun, Durex olsun boşa konuşmuyor. Tamam amaç ürünü satmak elbette. Fakat bu kadar marka aynı anda farklı yollarla aynı şeyi söylüyorsa sorun markada değil hedef kitlede. Onlar sadece büyük ihtiyaca oynuyor.

Yazıyı bitirirken size Queen’in Under Pressure’nı armağan ediyorum. Keyifli ve mesaj kaygısı taşıyor ;)

Başka Yerde Şubemiz Yoktur, Marka Sırrımız Budur!


 

GorselBulundukları semtlerle anılan, yılların izini taşıyan ve en önemlisi lezzetini başka hiçbir yerde, benzerlerinde bulamayacağınız eski İstanbul markaları. Fatih Vefa Bozacısı, Eminönü Kurukahveci Mehmet Efendi, İnci Profiterol, Karaköy Güllüoğlu bu mirasçı, babadan oğula, oğuldan toruna geçen efsane markaların bazıları.

Peki bu markaların eşsiz lezzet sırrı ne, nasıl her gün yeni bir yer açılıp aynı hızla kapanırken yıllara meydan okuyan lezzet ve sarsılmaz imaj nerden geliyor?

Öncelikle bu markaların hedef kitlesi ve tüketicisi de markanın kendi gibi babadan oğula geçiyor. Bir alışkanlık, sadakat.

İkincisi markaların özellikle belirttiği “başka yerde şubemiz yoktur” olayı. İçeri girdiğiniz anda tarihi her noktada hissedebiliyorsunuz, üstelik lezzet de gerçekten benzersiz. Çünkü sır da miras olarak, tek noktada kalıyor, şubelere dağılmıyor. Böylece bir bozulma yaşanmıyor. Başka yerde Vefa Bozası’nın tadını bulmanız mümkün değil, üstelik marketlerde bulunan Vefa etiketli bozalarda bile.

Üçüncüsü ise deneyim. Aslında bu İstanbul markaları tarihe tanık olmuş, pek çok köşesinde bunu görebilirsiniz. Vefa’da asılı Atatürk’ün boza içtiği bardak, eski stil dekorasyon, büyük mermerler, tarihi dokuyu yansıtan bir ışıklandırma…

Bu markaların bir özelliği de hızdır, sadece lezzet için profiterolünüzü yer çıkar, bozanızı leblebi ve tarçınla içer, baklavınızı yer kalkar ve kahvenizi alır gidersiniz. Yemek-içmek için, yaşamak için, vakit geçirmek için değil.

İnci istisna olarak taşınmak zorunda kaldı ama yine aynı tarzıyla Mis Sokak’ta mutlaka gidin. Vefa’da bozanızı için, “Karaköy” Gülloğlu’nda baklavınızı yiyin bir de çay için, bir daha bu ürünleri başka yerde tüketmezsiniz, lezzet alamazsınız. Eski İstanbul’un tadı damağınızda kalsın istiyorsanız tabii ☺

Bannerın Markalara Plasebo Etkisi.


 

“Off yine mi emlak reklamları, ama ben köşe yazısı okuyordum, 7 saniye içerisinde sayfaya yönlendirileceksiniz depresyonu…” Banner kavramına bakışımız sonunda bu noktaya ulaştı. Etkisizliğinin ve yanlış tıklanmaların rakamlarla defalarca ortaya konulması ise durumu iyiden iyiye sorgulamamıza sebep oluyor. Peki, bu ısrar neden, model niye hala fazlasıyla etrafımızda?

Markaların bannerı billboard etkisiyle kullanıyor olma ihtimali yüksek. Milliyet okurken karşıma çıkan Akbank reklamları, içerik olarak değil ama marka olarak aklımda, çok net hatırlıyorum. İçeriğinden elbette haberim yok ama biliyorum Akbank orada, gördüm, aklımda, emlak=Akbank. Dolaylı etkilerden biri bu; imaj, akılda kalma, orada olma.

Hedef kitleyi de pek tutturamayan bannerlar (çünkü ben ev almayacağım ve sadece Melih Aşık’ın köşesini okuyacağım, ekonomi sayfasıyla ilgim yok ama reklam zaten ana sayfada mesela), “o marka oradaysa ben de olmalıyım” mantığıyla ilerliyor. Basın ilanı vermek gibi, üstelik hareketli! Yani banner artık plasebo etkisi, aslında markanın hedef kitlesine ulaşmıyor hatta ne yazık ki markaya hiç olmadığı kadar küfür ettiriyor.

Banner her sabah sağdan kalkmayı alışkanlık edinmiş, yoksa başına bir şey gelecekmiş gibi hisseden bir obesesifin marka-reklam hali. Ne yapacağız o zaman, hastayı nasıl tedavi edeceğiz derken, yabancı olarak Buzzfeed, Türk olarak Onedio örneklerini görebileceğimiz eğlenceli galeri reklam modeli karşımıza çıktı.

Bu model, hem eğlenceli, hem kendisine baktırıyor, hem hedef kitleye ulaşıyor. İnsanlar kendi hür iradesiyle reklama tıklıyor, üstüne bir de sosyal-kişisel hesaplarında paylaşıyor. Bir marka daha ne ister? Ziyaretçiyi rahatsız etmediği gibi, marka, kitle ve tıklanan site arasında güçlü bir bağ oluşturuyor. Örnekleri aşağıda bulabilirsiniz.

http://www.buzzfeed.com/melissaharrison/ways-to-use-old-bay

http://onedio.com/haber/nutella-hakkinda-bilmediginiz-8-sey-101587

Problem, bu modelin faydasını ancak hızlı tüketim malları, prezervatif, moda, seyahat gibi konularla sınırlı kalması. Kurumsal duruş bunu reddebilir. Düşünsenize Sabancı 85. yıl kutlamasını Onedio’da galeriyle bizimle paylaşmış :) Pek uygun düşmez, böyle durumlara şık bir banner yakışır. İşte bu noktada prestij devreye girer ve banner gerekir. Ama şık bir tasarımla rahatsız etmeden, üstümüze üstümüze gelmeden.

Ya da ekonomi haberleri okuyan ciddi bir kişilik, bu tür siteleri pek ziyaret etmeyebilir, galeriden hoşlanmayabilir, yine çare banner!

Elbette banner reklamlarında yaratıcılık kullanma imkanımızın da diğer modele göre çok daha fazla olduğu bir gerçek.

Banner belli ki hayatımızdan çıkmayacak, galeri reklam modeli ise reklamları sevebileceğimizi bizlere gösterdi. Bakalım yeni alternatifler çoğalana kadar banner hayatımızdan kaç 7 saniye daha çalacak? Görelim…

Hedonizm ve Marka Kişiliği Etkileşimi


 

En genel ifadesi ile hedonizm; keyfin, zevk, memnuniyet ve hazzın bireyin hayatındaki en değerli olgular olduğunu temel alan, bireyi sürekli olarak bir keyif arayışına motive eden, ona keyif arayışına adanmış bir yaşam tarzı sunan doktrindir. Tüketim kültürü açısından hedonik(hazcı) tüketim, faydacı tüketimin tam karşısında yer almaktadır. Faydacı tüketim davranışı gösteren bireyler tüketim ve satın alma süreçlerinde ürün ve hizmetlerin işlevsel somut özelliklerine yoğunlaşırken, hazcı tüketim eğiliminde ise birey ürün ve hizmetin işlevsel özelliklerinden çok, yaratmış olduğu düş ve fantezi güçlerine yoğunlaşmaktadır.

Marka kavramlarıyla ilgili pek çok teori ve uygulama soyut kavramlarla ilgilidir. Bu kavramlardan en önemli olanlarından biri marka kişiliğidir. Marka kişiliği marka ile ilişkilendirilen insani karakter özellikleri olarak tanımlanmaktadır. İnsan ve marka kişilikleri kavram olarak birbirine benzese de biçim olarak birbirinden farklıdır. Marka kişiliği,doğrudan ve dolaylı olarak iki kategoride sınıflandırılabilir.İnsanların kişilik özelliklerinin algılanması,kişinin davranış,inanış,inanç ve yaklaşımları, demografik ve fiziksel özellikleri ile biçimlenirken bu markanın doğrudan kaynakları sınıfında yer alırken;kişiliğinin algılanması tamamen o markanın iletişimsel biçimine bağlıdır. Bu bağlamda markanın kişiliğinin belirlenmesi, marka adı, semboller, tutundurma, dağıtım ve marka ile ilgili çeşitli çağırışımlar ile şekillenir ve dolaylı kaynak olarak sınıflandırılır.

Hedonik tüketimle marka kişiliğinin ortak noktası işlevsellikten çok duyusal ve deneyimsel bir ortak noktada kesişmeleridir. Markaların problem çözücülüğü ve faydacı tüketim davranışı fonksiyonel faydalarla alakalıdır. Hedonik tüketim ve marka kişiliği algısı ise daha çok duygusallık bakımından benzerlik göstermektedirler. İnsanların neden insanlara ait özellikleri olan markalarla eşleştirildiğini açıklamaya çalışan teorilere göre insanlar hoşlandıkları kişilik özelliklerini atfettiği markaları kendisi için daha tanıdık ve konforlu bulmakta ve diğer markalara göre duygusal olarak daha yakın görmektedirler. Bu da bize hedonik tüketim ve marka kişiliği ile olan ilişkisine ışık tutmaktadır.

Eğer marka kişiliği oluşturmak için harcadığımız yoğun çabalarımızın boşa gitmesini istemiyorsak ve pazarlama faaliyetlerinin verimini arttırmakla ilgili ciddi beklentilerimiz varsa hedonizm ve marka kişiliği arasındaki etkileşimi doğru bir şekilde süzgeçten geçirmek ve yorumlamak gerekir.Bu etkileşim gelecek pazarlama faaliyetlerine ve marka kişiliği planlamalarına ışık tutmaya yarayacak önemli bir noktadır. Hedonik tüketim davranışı gösteren,marka ile ortak bir noktası ve benzer tarafları olduğunu fark eden tüketicinin verilen mesajı algılama ve tercihler arasından bu markayı seçme eğilimi daha yüksektir.Çünkü tüketicilerle kurulan her doğru iletişim ve onların ilgi alanlarına yönelik her mesaj müşteri ihtiyacını karşılamaya, üründen alacağı hazzı arttırmaya ve kusursuz bir müşteri-marka ilişkisi yaratmaya yardımcı olacaktır.

Doğru pazarlama hem müşteriye hem pazarlama yöneticisine ihtiyacı olan hazzı tattırır, marka için pazarlama kişilik yaratır.

Markalardan tüketiciye: “Ne güzelsin, senin adın ne bakayım”


 

“Bu marka da kesin benden hoşlanıyor, baksanıza adımı yazmış ☺” algısı yaratmak için Nutella ve Coca-Cola’nın başlattığı yeni uygulama; isimlerle ürün kişiselleştirme.

Aslında ismini söyleyince tüketicinin markaya dönüp daha dikkatli baktığını, ondan karşılık bulduğunda mutlu olduğunu ve sadakatla bağlandığını ilk fark eden Starbucks’tır. Herkesin bildiği gibi Starbucks’ta isim sorarlar, üzerine yazarlar ve kahve daha çok sizin olur, iyi ve ait hissedersiniz.

Şimdi Coca-Cola ve Nutella da Merve’den Ahmet’e ürün ambalajlarının üzerine yazdıkları isimlerle tüketicinin kalbini kazanıyor. Bunlar hali hazırda çok sevilen, aşk duyulan markalar. Şimdi hedef kitlelerine biz de seni seviyoruz diyorlar. Sosyal medya paylaşımlarına bakıldığında bu kişiselleştirme olayı sevildi. Herkes kendi ismini görünce seviniyor, paylaşıyor, mutlu oluyor. Yani satışlar da artmış olmalı. Duyulan aşkın platonik olmaması, karşılık bulması iyi bir strateji, güzel bir teşekkür.

Bunun pazarlamada karşılığı bir anlamda “debranding”, cesaret, maliyet ve sevgi isteyen bir iş. Ayrıca aşkım, sevgilim, babam gibi ambalajlarla paylaşım durumunu da yükseltiyor. Tabi dediğim gibi tüketiciniz de size aşıksa yapabileceğiniz bir uygulama. Pepsi’de belki işe yaramazdı, ne dersiniz?

Markalarda “Vintage” Merakımız


 

Eski bir OMO ambalajı gördüğümüzde hissettiğimiz derin bağ, Pepsi’nin logo kronolojisine çok meraklı oluşumuz… Düşündüğümüzde deterjan bitmediğinde markette dikkatimizi dahi çekmez, bize ne OMO’dan, bir marka işte, çoğumuz Pepsi değil de Coco-Cola içeriz hatta.

Bugün Çukurcuma’da antikacıları gezerken, 30 yıl önceki OMO kutusu, eski Vim’in yeşilini görünce ve tüm bunlara hipnotize olmuş gibi bakarken fark ettim: “Markaların geçmişi bizim geçmişimiz.” Şu an Çukurcuma’da eski bir Arko Traş kutusunun 50 TL’ye alıcı bulması bu yüzden.

O logolar ve ambalajlarla birlikte kendimizde olan değişimleri hatırlıyoruz. Çocukken Pepsi’nin logosu böyleydi, OMO’yu annem alırdı, Vim’in eski formu artık yok, tıpkı hayatımızda bir zamanlar olup şimdi olmayan insanlar gibi. Nasıl kendimizin şimdiki zamanda pek farkında değilsek, markalar için de aynı durum söz konusu. Nasıl 2 gün önce ne yaptığımız pek de önemli değil ama 5 yaşında ne yaptığımız çok anlamlıysa öyle.

Burda markaların tüketiciyle bağ kurması da ön plana çıkıyor. Köklü markalar bu nedenle önemli, Çelik ile büyüyen çocuklar için büyüyünce Arçelik çok önemli bir marka olacak. Bir gün Çukurcuma’da Çelik görürlerse ona 100 TL verebilecekler, tıpkı biz 84’lülerin TipiTip sevgisi gibi…

Next Page » Scroll to top