Your search for ipod returned 14 results.

Peki Bundan Sonrası: Yeni Medya Düzeni Konferansı


 

Merakla beklediğim Yeni Medya Düzeni Konferansı, 26 Ekim’de gerçekleşti.

Türkiye’de geleneksel medyanın en kallavi oyuncularından birinin yeni nesil medyayı, değişimin liderleri eşliğinde okumaya çalışması çok değerli. Medya tüketiminin yaşadığı değişime sırt çevirmek, karşı gelmek, ciddiye almamak ve belki de en mantık çerçevesi dışındaki haliyle geleneksel medya aygıtlarından biri olarak algılamaya çalışmak şu ana kadar karşılaştığımız reflekslerdi. Duruma buradan baktığımızda Chris Anderson, Cenk Uygur ve Seth Godin gibi isimlerin konu hakkındaki fikirlerinin ve öngörülerinin takip edildiği bir konferans düzenlemek, kesinlikle Türkiye sınırları içerisinde konuyla ilgili yapılabilecek en iyi şey.

Konuşmaların/tartışmaların içerikleri kendilerine has olduğu için, ayrı başlıklarda ve takip edilebilir notlar halinde devam etmenin algımızı berraklaştıracağını düşünüyorum.

Chris Anderson

- Wired Genel Yayın Yönetmeni Chris Anderson’ın sunumu esnasında en çok hoşuma giden detay, kendisinin dergiyi bir ürün olarak algıladığının net olmasıydı. Ürünün içeriği, vaat ettikleri, paketlenmesi, dağıtımı, rafta verdiği mücadele,kullanıcıya yaşattığı tecrübe ve tecrübenin ortama göre değişimi Chris Anderson sunumunda düşünceyi şekillendiren ve ilerleten parametrelerdi. Bu eşlemenin, Chris Anderson’ın yarattığı farkı açıkladığı kanaatindeyim.

- Chris Anderson; Iphone, Kindle ve Cloud Computing’in kullanıcı alışkanlıklarını şekillendirdiğini belirtti. Kullanıcının ekrandan daha fazla okuma yapmaya alıştığını ve mobilleştiğini ekledi.

- Wired’ın habitatlarından en değerlisini rahatça Ipad olarak ilan etti.

- Netbook ve Ipad tecrübeleri hususunda yaptığı kıyas keyifliydi: Ipad’in rahatlamaya, oynamaya, maruz kalmaya ve daha uzun süreli medya tüketimine daha müsait olduğunu söyledi.

- Ürünün en rahat olduğu mecrayı dillendirdikten sonra, ürünü tanımlamaya geçti.

- Bir derginin vaat ettiği tecrübeyi tamamlayan en önemli unsur olarak paketlemeyi öne sürdü Chris Anderson. Doğru içeriği, doğru tasarımla birleştirerek deneyimi toparlamanın dergiyi tanımladığını söyledi.

- Ve Wired’ın webde paketlemeyi yitirdiği gerçeğiyle sürdürdü sözlerini: Wired’ın harika bir websitesi olmayı başardığını ( Kullanıcı kaynaklı içerik, trafik ve kitle başlıklarında Wired performansı ortada) ancak dergi tecrübesini webe taşımak hususunda yetersiz kaldığını ifade etti. Yine de kendisinin eklediği gibi, webde dağıtımın ne kadar harikulade yöntemleri olabileceğini göz ardı etmek mümkün değil.

- Sunumun tansiyonu burada yükseldi. Başka deyişle Chris Anderson, yeni nesil medya araçlarına dair derin gözlem ve yorumlarını bu noktadan itibaren paylaşmaya başladı.

- Ortalama olarak basılı formatın 60, Iphone’un 55, webin 3 dakikalık okuma süreleri vaat ettiği bir evrende Ipad 100 dakikalık dikkat vaat ediyordu.

- En kritik soru geldi takiben: Gelenekseli dijitale nasıl taşıyabiliriz? Sorunun cevabı görüldüğü üzere web değildi.

- Sunumun başından beri, Chris Anderson’ın Ipad’e yoğunlaşmasının sebepleri görünüre çıktı. Takip edebildiğim, geçmişteki kısa süreli Ipad tecrübelerimden hatırlayabildiğim ve kendisinin argümanlarıyla birleştirebildiğim kadarıyla Ipad, geleneksel medya tecrübesi ve web arasında yepyeni ve akıl almaz verimlilikte bir alan yaratmayı başarmış.

- Ipad tecrübesinde webdeki dağınıklık yok. ”Paket”i oluşturan elementleri ayrı ayrı deneyimlemek mümkün. İstediğiniz takdirde yine mevzubahis elementlerin bütünleşerek ortaya çıkardığını da öyle. Basım, web ve Ipad için Wired’ın ayrı tasarımlara sahip olması kast ettiğimi somutlaştıracaktır.

- Tüketicinin beklentileriyse, baskıdan Ipad’e geçildiğinde değişiyordu. Derginin basılı haline abone olan kullanıcıların, Ipad için kendilerini ”yeniden ödeme yapmış” gibi hissetmeleri, fiyatlarda indirim beklentisi, buglar ve daha ”akıl uçurucu”, yenilikçi beklentiler yeni nesil medya kullanıcısı hususunda size fikir verebilir.

- Wired’ın Ipad deneyimlerini toparlama kısmına Chris Anderson, yine bayıldığım bir alıntıyla başladı: ”The whole is greater than the sum of it’s parts.”

- Paketin bölünmemesi, kapak, tasarım, hiyerarşi (içeriğin girişi, gelişmesi ve sonuçlanması), periyodik yayın imkanı, ”etkinlik” mertebesine yakınlığı gibi geleneksel dergiyi tanımlayan tecrübelerin yanında Ipad müzik, video, animasyon, interaktivite, sosyal medya katmanı gibi yeni nesil unsurları tamamlayıcı olarak kullanıyor. Bilgisayar oyunlarına has ”ödül kazanma”, ”başarı”, ”fark edilemeyeni bulmak(mystery eggs)” gibi mevzuların da Ipad tecrübesini zenginleştirdiğini sözlerine ekledi Chris Anderson.

- Kullanıcının takipçiliği, daha rahat/hızlı tepki verebileceği bir ortamda medya tüketmesinin yakın gelecekte Wired’a kullanıcıları tamamiyle analiz etme şansı vereceğini söyledi Chris Anderson. Hali hazırda ideal içeriğe ulaşmak için bunun ne kadar kritik olduğunun hepimiz farkındayız.

- Genel hatlarıyla Chris Anderson sunumunun Ipad sunumuna yakınlaştığı başlangıçta benim de aklıma gelen ve organizasyon esnasında havada en çok salınan cümleydi. Kağıt üzerinde belki de böyle.

- Daha etraflıca düşündüğümüzde, Chris Anderson içeriğin barınabileceği tüm ortamlar arasında en verimlisinden ve yönlendirdiği içeriğin bu ortamdaki tecrübelerinden bahsetti. Bu yüzden, sunumdaki Ipad odaklanmasını mantıksız bulmadım.

- Chris Anderson sunumu doğru datanın, farklı mecralarda, farklı fonksiyonlar eşliğinde, zengin bir vizyon ve bolca öngörü eşliğinde okunmasıydı. Fena halde yararlı olduğunu inkar edemem.

- Tabletlerin geçmiş zamanlardaki dini fonksiyonlarını hatırıma getirdiğimde, Chris Anderson’ın yakın gelecekte modern dinlerden medyada yaşanacak değişimleri kutsal ”tablet”ten interpret ettiğini hayal ederek gülümsedim.

Arthur Sulzberger

- The New York Times Yönetim Kurulu Başkanı Arthur Sulzberger’in sunumu, kanaatimce etkinliğin en düşük/kuvvetsiz noktasıydı.

- Tüm dünyanın içerik üretebildiği bir ortamda, güvenilir içerik üretiminin ”Premium Ürün” olmaya yakınsadığını algılamak güç değil.

- Yine kendisinin belirttiği gibi, kullanıcıda güvenilirlik sağlamak yeni nesil medya araçlarında (ve zaten halihazırda pazarlamada) çok önemli.

- The New York Times’ın eli mevzubahis noktalarda çok güçlü, bunun da farkındayız. Keza kendisi de ”Quality Journalism-Quality Readership- Quality Advertising” minvalini dilinden düşürmedi; NY Times’ın ”Premium Ürün” algısının altını gayretlice çizdi, segmenti de yüksek tanımladı.

- Ancak Sulzberger’in sunumunun The New York Times’ın 2011’den itibaren paylaştığı içeriği kısıtlayacağına, kullanıcının kaliteli içerik için para harcamaya ikna olduğuna ve NY Times’ın ücretli aboneliğe geçeceğine dayandığını hesaba katınca, bu konuşmayı kendisinin tavırlarıyla ”Yeni Medya Düzeni Konferansı” başlıklı bir etkinlikte dinlemek ironiye bulandı.

- Facebook, Twitter gibi enstrümanların informasyonun dağıtımında ne kadar önemli olduklarının farkında olduğunu, ”NY Times Dünya’da en fazla retweetlenen informasyon dağıtıcısıdır.” şeklinde somutlaştırmaya çalışsa da mevzu aslında Facebook Uluslararası iş Geliştirme Başkanı Christian Hernandez’in sonradan belirteceği gibi bambaşkaydı: ” Share is the new search.” Umarım kendisi, içeriği limitlediği zaman webde bilgi dağıtımının en etkili yollarından birinden kendi insiyatifiyle vazgeçeceğinin farkındadır.

- NY Times’ın segment algısı ve ürün olarak konumlanması, bildiğim kadarıyla yalnızca kendilerini ve abonelerini ilgilendiriyor, yeni nesil medya aygıtlarını ve işleyişlerini değil. Kaldı ki NY Times’ın Premium olarak konumlanmaya karar verdiği bir ortamdaki rakipleri Amerika’daki diğer geleneksel medya devleri değil; Twitter, Facebook ve müstakbel diğerleri. İçerikte limite takılan bir kullanıcının ”Paywall” tabiriyle karşılaşmaktan memnun kalacağını düşünmüyorum. Konseptten ziyade kelimeyi korkutucu bulduğumu da ekliyorum.

- Konuşmanın başlığının ”Dijital Çağda Vatandaşlık” civarlarında olması ve böyle bir başlık altında kendisinin 20. yüzyıl ortalarından itibaren tekrarlanan fikirleri, yeni ortaya çıkmış gibi savunması gerçekten şaşırtıcıydı. En azından konuşmanın başlığı bende internetteki komüniteler hakkında bir şeyler duyma beklentisi yaratmıştı; heyecanımı henüz konuşmanın başında yitirdim, diyebilirim.

Panel: Chris Anderson, Christian Hernandez, Levent Erden

- Ağırlıklı olarak sosyal medyanın tartışıldığı bir panelde, Chris Anderson’ın ‘’sosyal medya’’ kavramını bilinçli olarak tırnak içine alması manidardı.

- Yeni nesil medya araçlarının, geleneksel televizyona etkilerinin tartışıldığı esnada yine Chris Anderson benzer bir yaklaşımla, televizyonu yeniden tanımlamaya gerek duyulduğunu belirtti: ‘’Which one of those is television?’’

- Evde, çocuklarının televizyon tecrübesiyle, bildiğimiz YouTube tecrübesini kıyasladı Chris Anderson ve ikisinin kesinlikle aynı bakış açısıyla irdelenemeyeceğini söyledi.

- YouTube ve webde video izlememize olanak sağlayan portallarla, geleneksel televizyon mukayesesi esnasındaysa Chris Anderson, yaklaşımıyla şablonu çizdi: ‘’What if YouTube is the snack and television is the meal?’’ Levent Erden’in bu husustaki argümanı, gündelik yaşamda insanların her zamankinden daha az vakit sahibi oldukları ve eğlenceyi maksimize etmek istedikleri yönündeydi.

- Tartışma aklıma basılı formattaki kitaplar ve e-book karşılaşmasını getirdiğinde, iki içeriğin farklılaşabildiğini ve farklı tecrübeler vaat ettiğinin altını çizen Chris Anderson, benim adıma tartışmayı sonuçlandırdı.

- ‘’Sosyal medya’’ mefhumuna Levent Erden’in yaklaşımı gerçekten ilgi çekiciydi. İsmine zıtlık oluşturacak şekilde, sosyal medya tecrübesinin asosyal olduğunun altını çizdi Erden: ‘’You are connected to people, not with people.’’ Erden’in ‘’Yalnızlığın Kabulü’’ ve ‘’Tekil Sosyallik’’ olarak da adlandırdığı sosyal medya kullanımına yaklaşımı içgörü dolu ve besleyiciydi.

- Yine Levent Erden, dünyada gözlenen trendler ve Türkiye’deki trendler arasında bir ayrım yapılması gerektiğini argüman olarak kullandı. Türkiye’de değişimin bir sürece ait olmaktan ziyade, aniden /birdenbire gerçekleştiğine, Türk insanının zihninde ‘’uzun vade’’nin bir aydan ibaret olabileceğini eklediğinde, neden bahsettiğini daha iyi anlamış olduk.

- Reklamcılığın değişmesi gerektiği, yaşanan onca değişime karşın reklamcılığın yarım asırdır aynı algıyla ilerlerdiğini belirtti Levent Erden.

- Konferansın tamamı boyunca aklıma takılan konulardan bir başkası, pazarlama ve medyanın birbirlerine hiç olmadığı kadar yakınlaşmalarıydı. Bu paralelde Levent Erden, pazarlamanın tamamen medya tarafından yapılabileceği fikrini seslendirdiğinde şaşırmadım: Gazeteciliği, müziği ve sahne sanatlarını geriye alınamayacak şekilde değiştiren Yeni Medya’nın bir sonra dokunacağı nokta kanımca reklamcılık. (Yine aynı fikri, Seth Godin’in farklı bir algoritmayla okuyarak, pazarlamanın kendi medyasını yaratması gerekliliğinden dem vurmasıysa bana daha ikna edici geliyor.)

- Christian Hernandez’in söyledikleriyse, gerçekten yeni şeyler değildi. ‘’We just gave you the platform, you turned it into a phenomenon.’’ Time’ın geleneksel ‘’Yılın İnsanı’’ seçimlerinin kapağına ‘’You’’ olarak yansıyan bu kavramdan epeydir haberdarız.

- Pepsi’nin bu yıl, normal şartlar altında Superbowl’a ayıracağı 20 milyon dolarlık bütçeyi sosyal medyaya transfer etmesiyse, Christian Hernandez’in olayın ciddiyetini vurgularken kullandığı somut bir argümandı.

- Facebook’ta markaların varlığı hakkındaysa, kanımca hala birilerinin duyması gereken bir şeyden söz etti Christian Hernandez: Ürününüzden/hizmetinizden değil, ürünün/hizmetin tecrübesinden ve tecrübeyi yaşatan ortamlardan söz etmek. Bu bağlamda P&G’ın Pampers hakkında annelerle kurmayı başardığı iletişim de çok yerinde bir örnekti.

David Goodman

- İnternet radyoculuğu ve Last.fm etrafında dönen David Goodman sunumu, bildiklerimizi verimli bir şekilde toparladı. Yeni bir şeyler söyleyebilmekten ya da vizyon paylaşmaktan ziyade, halihazırda kullanılan sistemlerin iyi bir özeti gibiydi.

- Radyonun, geçmişte sosyal medyanın etkisine benzer bir etki bıraktığını duymak yararlıydı. Sosyal medyanın vaat ettiği tecrübenin radyoya kıyasla çok daha zengin olması bir yana, temel parametrelerin yine aynı kaldığını algılamak şaşırtıcı.

- İnternet üzerinden müzik tüketiminin hiç olmadığı kadar yükselmesi, sunumda üzerinde durulan noktalardan biriydi. Burada Ipod’u hatırlamak gerekiyor belki de: Müzik tüketimini ciddi manada gündelik hayata/dijitale eklemlemesi, görmezden gelinecek gibi değil.

- Last.fm ve benzer modellerin zengin içerik, kullanıcılar arası etkileşim gibi sürücülerle halen ciddi bir dataya/trafiğe ve etkiye sahip olduğu, David Goodman sunumu sonrası akılda kalan en önemli derslerdi.

Cenk Uygur

- Young Turks kurucusu Cenk Uygur, organizasyon kalabalığına en yakından dokunabilen konuşmacılardan biri oldu.

- Tamamiyle sıfırdan başlattığı ve web üzerinden yayın yaptığı Young Turks, şu anda YouTube ortaklığında devam edecek kadar mühim.

- Cenk Uygur, bu başarı öyküsünün sebeplerini epey rahat bir biçimde sıralamaktan da geri durmadı: 1) Internete inanmak, başka kimse benzer bir formatı uygulamaya cesaret edemezken, fark yaratmak 2) Doğru içeriğin doğru kitleyi bulacağından emin olmak 3) Doğru içeriği verdiğinden emin olmak 4)Eğlendirmek 5)Internette alıştığımız manada ‘gatekeeper’ olmaması

- Geleneksel televizyonun ‘fake’ olması ve Young Turks’un kimsenin söylemeye cesaret edemediği her şeyi söyleyebilmesi Cenk Uygur’a göre, geleneksel medyanın kendini öldürmesini ve programının internetteki başarısını açıklıyor.

- Cenk Uygur’un kullanıcı tepkilerine karşı çok hassas olması ve içeriği tamamiyle geri besleme paralelinde şekillendirmesi, bir başka değerli farkındalık.

- Günün sonunda, Cenk Uygur’un farklılaşmış, özel ve cesur bir içerik yaratarak, internette içerik tüketimi alışkanlıklarına fena halde uygun bir proje aktive ettiğini söylemek mümkün. Daha önce telaffuz edilmeyenleri dile getiren bir projeyse, içerik namına pazarın talep ettiğine tam olarak dokunmak anlamına geliyor.

- Ve tabii, internet tabiatına uygun bir şekilde gerillavari alışkanlıklardan beslenen bir proje olarak Young Turks’un gittikçe palazlanması bir başka mevzu.

- Cenk Uygur, adeta gerçek devrimcilere yaraşan bir üslupla, ilk günkü tavırdan taviz vermeyeceğinin altını ısrarla çizmekten geri durmuyor.

Seth Godin

- Etkinlik kapsamında beni en heyecanlandıran konuşmacının Seth Godin olduğundan bahsetmeme belki de gerek yok.

- Seth Godin konuşmasına ‘’What time is it in Turkey?’’ diyerek başladı. Gelen cevaba binaen ‘’Of course you know what time is it, you are programmed to know it’’ diyerek devam etmesi ve sunumunu oluşturan içeriği tamemen bu fikir etrafına sarmallaması görülmeye değerdi. Kendisi tam bir hitabet uzmanı, daha net bir algıyla tam bir ‘mindcontroller’.

- Endüstri Devrimi’nden bu yana en esaslı değişimin tecrübe edildiğini söyledi Seth Godin. Böyle bir dönemde eski düzenin enstrümanlarıyla, yeni yaşam alanlarında başarı sağlamanın mümkün olmadığını ekledi.

- Meatballs and Sundae’den haberdar olanlar için fikir tanıdıktı ancak bu durum, Seth Godin içeriğini tanımlıyordu zaten: Kendisi konuşma süresince hemen hemen tüm kitaplarına, kitaplarının adını dahi zikrederek referans verdi (Linchpin, Purple Cow, Tribes, All Marketers Are Liars bir çırpıda aklıma getirebildiklerim). Bunun yanında, örneklemesi gerektiği zaman Malcolm Gladwell gibi zihnen yakın durabildiği insanlara dokunması da şaşırtıcı değildi. Gerçek bir kanaat önderinin neye benzemesi gerektiğini merak edenler için, eşi bulunmaz bir örnekti.

- Dünya’yı istediğimiz gibi değil, olduğu gibi görmek Seth Godin’in böylesi bir değişimi tarif ederken kullandığı en etkili tabirlerden biriydi. Tüm salonda bu sözün, ciddi bir rezonans yarattığına yemin edebilirim.

- Yeni Medya Düzeni’ni daha somut algılamak niyeti üzerine kurulu bir konferansta, bir yol haritası olmadığını ve haritanın yeniden oluşturulması gerektiğini zikrettiğinde, konferans boyunca duyduklarımızın doğru tecrübelerin, doğru data ve vizyonla yeniden okunması olduğunu tekrar fark ettim. Zihinleri aleve verecek öngörüleriyse, zaten kendisi paylaşıyordu.

- Uygulanan fikir ya da iş modeli ne olursa olsun, yüksek farkındalık ve yaratıcı dokunuşlarla işi ‘sanat’a çevirmenin fark yaratacağı, yine sunumda ısrarla üzerinde durduğu bir argümandı.

- Sosyal medya tabirini Seth Godin de kasıtlı olarak tırnak içine almak istedi. (Whatever that is)

- Pazarlamanın, medya üzerinde daha yakın bir kontrol sahibi olması gerektiğini ve içerik üretiminin ekstra olmaktan çıkıp, standartlaştığını belirtti. ‘’Ürününüz hakkında ilginç bir içerik oluşturun, ürününüz ilginç değilse de ilginç bir ürün tasarlayın.’’ civarları kesinlikle ikna ediciydi.

- Seth Godin algısı parçalara ayrıldığında değerinden bir şey kaybetmiyor keza parçalara ayırdığımızda daha özel dersler çıkarmak mümkün oluyor. Yine de sunumun tamamının, birbirlerine eklenen ve birbirlerini tetikleyen onlarca isabetli fikirden oluştuğunu hesaba katınca, ‘bütün’ü algılamanın değeri daha iyi anlaşılıyor.

Özyeğin Üniversitesi’nden iPad Ödüllü Yarışma


 

Facebook’ta bir arkadaşımın postu ile dikkatimi çeken bu yarışmayı gördükten sonra kendimi bu yazıyı yazarken buldum. Facebook ve Twitter ikilisi artık kurumsal yapıların iletişim araçlarını oluşturuyor. Özyeğin Üniversitesi de  sesini bu mecralarda daha fazla duyurabilmek için sayfasını beğenenlerin sayısını artırmayı bu yarışma yoluyla hedeflemiş.

Yarışmayı özetlemek gerekirse isteyen herkes kendi üniversitesini kurabiliyor. Sonrasında departmanlar, yıllık ücret, öğrenci kapasitesi ve burslu öğrenci sayısı gibi özellikler seçilebiliyor. Vuvuzela Üniversitesi gibi ilginç isimlerin de olduğu bu yarışma bir uygulama olarak bana çok ilgi çekici gelmedi çünkü üniversitemi kurduktan sonra neler yapabileceğim hakkında pek bir fikir edinemedim. Ödülü kazananlar üniversitesine en çok kişiyi toplayan ilk 3 yarışmacı olacak. Bu anlamda, üniversitesini kuranların bundan sonra sürekli insanlardan oraya üye olmayı rica etmeleri, sürekli linki post etmeleri gerekiyor. Viral Loop yaratır mı yaratır, fanpage’i “like” edenlerin sayısını ciddi anlamda artıracağına eminim ama herşey sadece buna odaklanmış. Amaç sadece üniversiteye öğrenci çekmekse neden yukarıda belirttiğim ekstra özellikleri seçiyoruz ki… Ben meraklı birkaç kişi dışında kimsenin bu uygulamada üniversitelere teker teker girip departmanlara bakarak üniversite seçeceğini düşünmüyorum. Herkes kendi arkadaşının üniversitesine kayıt yaptıracaktır çünkü bu, iPad gibi süper bir ödülün yaratacağı sonuçtur.

Ben wooga’da çalışırken Brain Buddies isimli oyunun ana karakterine isim bulmak için böyle bir yarışma düzenlemiştik. Finale kalan ilk 10 birer t-shirt, birinci de iPhone 3GS kazanacaktı. Oyunun hayranlarının oylarıyla birinciyi belirledikleri bu yarışmanın sonunda genel kanıya göre beğenilen isim son anlarda geçildi çünkü finale kalan 10 isimden birinin sahibi bütün arkadaşlarından oy toplayarak birinci olmuştu. Birinci olan ismin sahibine yarışmanın koşul ve şartlarına uymayan bir şekilde oy topladığı için onun birinciliğini iptal ettiğimizi belirttik ama yine de kendisine bir iPod Touch hediye ettik. Bence bu da güzel bir customer management örneğidir aynı zamanda.

Yukarıdaki paragraftaki örneği anlatmamın nedeni Özyeğin Üniversitesi’nin “Hayalindeki Üniversite” isimli yarışmasındaki bir kaç kötü yanı daha iyi göstermek amaçlıdır. iPad mükemmel bir ödül ama bu uygulama ile hazırlanan yarışmanın içeriği çok zayıf. Kesinlikle ilgi çeker, Facebook ve Friendfeed’de çok post yapılır ama bu bir yarışmadan çok en çok arkadaşını toplayanın iPad kazandığı bir vakadır bence.

Son olarak, Özyeğin Üniversitesinin hayran sayfasının verimli kullanımı dikkatimi çekti. Duvardaki her post gerçekten ilgi çekici ve bilgilendirici. Rektör ile de online olarak sorularınızı gönderebileceğiniz bir sistemin olması ayrıca çok güzel. Uygulama ve yarışma bazı yönleriyle yetersiz gibi görünse de bir üniversitenin bunu yapması üniversitenin yeniliklere açık olduğunun ve hantal bir yapıda olmadığının bir göstergesi.

Apple Ekonomisi


 

Apple, geçtiğimiz günlere Microsoft“u geride bırakarak teknoloji dünyasının en büyük şirketi oldu. Bu gelişme Apple”in yerini daha da sağlamlaştırdığını gösteriyor kesinlikle. Apple ile ilgili Marketoloji”de birçok yazı yazıldı. Hatta geçen Kasım ayında yazdığım Apple Mucizesi: iPod”un Mac”e Etkisi başlıklı yazımda Apple”ın fark yaratan stratejilerinin nasıl başarıya ulaştığına vurgu yapmıştım.

Apple, iPhone ile cep telefonu pazarını ele geçirmekle kalmadı, yarattığı devasa ağ ile büyük bir monopol (tekel) gücünü de elde etti. Bu monopol, cihazlara yüklenmesine izin verilen yazılımlardan, oyunlarda, uygulamalarda dikkat edilmesi gereken hususlara, oyunların, uygulamaların satışından elde edilen gelirin belli bir kısmına ortak olmaktan, bu ağa özel reklam sistemlerine kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Kısacası, Apple ürünlerini satmakla kalmıyor, sattığı ürünlerden de para kazanmaya devam ediyor. Tıpkı, HP”nin yazıcısını sattıktan sonra, kartuşlardan kazanması gibi. Aradaki fark, Apple HP”ye göre daha az suya sabuna dokunuyor.

Mobile & Wireless Communications Group Information & Communication Technologies Industry Analyst”i (uzun bir ünvan açıklaması oldu farkındayım :)) Todd Day sunumunda Apple ile ilgili bazı bilgilere ve istatistiklere yer veriyor. Tüm uygulama mağazalarının kıyaslandığı tabloyu aşağıdan inceleyebilirsiniz.Konumuz Apple olduğu için Apple ile devam edelim. iPhone için uygulamalar iTunes ve App Store“dan satın alınıyor. Sunumda paylaşılan istatistikler ise şu şekilde;

  • Toplamda 151.000 uygulama
  • 2.7 milyar download
  • Uygulamalardan uygulama geliştiricilerin geliri 1.38 milyar dolar
  • Uygulamalardan Apple”ın geliri 589 milyon dolar
  • İndirilen ücretli uygulamaların toplamda indirilen uygulamalara oranı .5

2014 için beklentiler ise toplamda 628.000 uygulamanın olması, 11.2 milyar download ve 8.2 milyar dolar toplam uygulama geliri.

Biraz da farklı bir kaynaktan gidelim. Flurry“nin Mart ayında bazıları ise şu şekilde;

  • Amerika”daki video oyunu gelirlerine göre 2008″de iPhone”un pazardaki payı %1 iken 2009″da %5″e yükselmiş. Bu süreçte taşınabilir cihazlar için üretilen oyunların payı “den $”e yükselirken konsol oyunları y”dan q”e gerilemiş.
  • Flurry”nin tahminlerine göre iPhone oyunları 2008″de 115 milyon dolar kazandırırken, 2009″da bu rakam 500 milyon dolara yükselmiş.

Krizin etkilerinin bu rakamlar üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Amerika”da oyun pazarı 2009″da daraldı. Bu süreçte iPhone”un pazar payını arttırması da konsol oyunlarının pahalı olmasıyla açıklanabilir. Rapora göre Apple”ın özellikle iPod Touch ile mobil oyun konusunda Sony PSP ve Nintendo”ya çok ciddi bir rakip olduğu, Apple”ın bu reklam ile mobil oyunda Sony ve Nintendo”nun yerini sarsmaya niyetliği olduğu vurgulanıyor. iPod Touch için yapılan oyunların PSP ve Nintendo DS”e göre çok daha ucuz olması sektörü yeniden şekillendirdi.

Uygulama mağazalarının analizi üzerine yoğunlaşmış olan Distimo da geçtiğimiz ay bir rapor yayınladı. Distimo raporunda iPad”e de yer vermiş. 3 Nisan”da satışa çıkan iPad için Nisan ayı itibariyle 4.870 uygulama geliştirilmiş. iPad için geliştirilen uygulamaların büyük çoğunluğunu 2″lik bir payla oyunlar oluşturuluyor. iPad için geliştirilen uygulamalardan özellikle Sağlık alanıyla ilgili olanlar en yüksek fiyatlarda satılıyor. Sağlığı sıralamada Finans takip ediyor. iPhone uygulamalarında ise en pahalı olanlar sırasıyla Sağlık, İş Dünyası ve Kitaplar. iPad”de en çok satılan ilk üç uygulama şu şekilde;

  1. Pages / Apple Inc. / $9.99
  2. GoodReader for iPad / Good.iWare Ltd. / $0.99
  3. Penultimate / Cocoa Box Design / $2.99

iPhone için ise bu sıralama şu şekilde;

  1. Doodle Jump / Lima Sky / $0.99
  2. RedLaser / Occipital / $0.99
  3. The Simpsons Arcade / Electronic Arts / $0.99

Bu rakamlar bize ne ifade ediyor? Aslında ilk paragrafta açıkladığım durumu özetliyor. Apple, iPod Touch, iPhone ve iPad ile mobil dünyada oyun ve uygulama monopolü oluşturdu ve cihazlardan elde ettiği kârın dışında cihazlarda kullanılan uygulamalardan da para kazanıyor. Apple”ın Microsoft”u geçmesinin nedenini de biraz aydınlatmış olduk böylece. Birer sanat eseri gibi üretilen Apple ürünlerinin, bir cihazdan öte tüm dünyaya yayılan geniş bir platform olduğu unutulmamalı. Apple”ın bu platform üzerine iPhone OS 4 (yeni iPhone işletim sistemi) ile kurmayı planladığı iAd“i de ayrıca başka bir yazıda inceleyeceğim.

Yeni bir e-Ticaret Sitesi: BidRivals


 

Internet hayatımıza girdikten sonra bütün alışkanlıklarımız değişmeye başladı. Biz Internet’i kullandıkça, karşımıza çıkan kullanım alanları arttı, zenginleşti ve alışkanlıklarımızı yavaş yavaş (bazılarını hızlı hızlı) dijitale taşıdık, daha da taşıyacağız. Önce mektuplarımız e-posta oldu, alışverişlerimiz e-alışveriş, sosyalliğimiz sosyal ağlar… Müzik dinleme alışkanlıklarımız Internet’e taşınırken, banka şubeleri online şubelere dönüştü. Devlet bile bu değişimden geri kalmamak adına e-devlet dönüşümüne başladı.

Bu değişim ve gelişim içinde, karşımıza yeni yeni iş modelleri çıktı, çıkmaya da devam ediyor. www.bidrivals.com, benim en son karşıma çıkan ve ilgimi çeken Internet sitesi. Kullanıcılarına perakende fiyatının çok altında ürünler satmayı vadeden model, kendisini çevrimiçi açık arttırma hizmeti olarak tanımlıyor. Benim gördüğüm kadarıyla site 27 ülkede hizmet veriyor ve Türkiye de bunlar arasında. 9 TL’ye iPod nano, 16 TL’ye Samsung Plazma 50″ TV ya da 25 TL’ye Nikon Dijital Fotoğraf Makinesi satın alabileceğiniz siteye, tabi ki önce üye olmanız gerekiyor. Herhangi bir ürün için açık arttırmaya katılarak teklifte bulunmak için ise, kullanıcıların “teklif paketleri”ni satın alması gerekiyor. Her yeni teklif bir müddet (10-20 sn kadar) geçerli oluyor ve zaman sona erdiğinde en yüksek teklifi veren, açık arttırmayı kazanarak ürünün sahip oluyor. Süre dolmadan yeni teklif verilirse, süre yeniden başlıyor.

Ayrıca, kullanıcının bilgisayar başında olmayacağı zamanlar için BidAgent gibi güzel bir uygulama da geliştirmişler ki, kullanıcılar Internet’e giremeseler de teklif vermeye devam edebiliyorlar. Tek yapmaları gereken BidAgent’ı ayarlayarak kaç teklif vermek istediklerini ve ürüne en çok ne kadar ödemek istediklerini belirlemek. Böylece başka biri daha yüksek teklif verdiğinde, BidAgent da otomatik olarak daha yüksek teklif verir, ta ki teklifler bitene ya da kullanıcının belirlediği maksimum fiyat geçilene kadar.

Her bir teklif vermenin kullanıcıya maliyeti 1 TL, ve bir ürün satışından Bidrivals kayıpta ya da kazançta olabiliyor. Ürünleri piyasa fiyatının çok altında satarken, sitenin nasıl gelir elde ettiği ilk başta aklımı kurcalamadı dersem yalan olur. Sonra sitenin tekliflerden anlamlı bir gelir elde ettiğini fark ettim. Mesela 9 saatten fazla süren bir açık arttırma için ortalama her 13-14 sn’de bir teklif verildiğini düşününce, en kötü ihtimalle 2.000’den fazla teklif yapılmış oluyor. Ürün kaça satılırsa satılsın, site sadece tekliflerden bile tatmin edici gelir elde ediyor. Tabi bu her ürün için geçerli değil.

PayPal güvenli ödeme sistemini kullanan siteyi biraz incelediğimde, müşteri hizmetlerine verilen önem ilk başta dikkatimi çeken noktalardan. Kullanıcının ihtiyaç duyduğu her anda, destek alabileceği ve problemlerini çözecek bir muhatap bulabilmesi, her kuruluş için çok önemli bir konu olduğu halde, bu tarz sadece online iş yapan kuruluşlar için, daha kritik. Hizmeti Internet aracılığıyla alan kullanıcılar, desteğe ihtiyaç duyduklarında karşılarında muhatap bulabileceklerini hissetmeleri, o siteye olan güvenlerini ve bağlılıklarını arttırır. “Live assistance” servisini özellikle merak ederek denedim ve anında chat hizmetini başarılı buldum.

Her şeyi ile çok beğendiğim sitenin, bir tek mobil mecrada varlığına rastlayamadım. Dijitalden mobile dönüşün sürat kazanacağı önümüzdeki günlerde, BidRival’ın da bu alanda somut adımları olacağını umut ediyorum.

Deneyim Pazarlamak


 

Firmaların veya markaların artık ürün veya servisten öte aslında her yönüyle bir deneyim sattıkları ve pazarladıkları bir gerçek. Bu gerçeğin ötesinde artık markalar da ne sattıklarıyla değil ne tür bir deneyim sağlayabildikleriyle sınıflandırılıyorlar. İtalya’da yapılan bir akademik araştırma hepimizin bildiği bazı markaların deneyim açısından güçlerini ölçmüş ve gerçekten ilgi çekici. Şöyle bir incelersek:

iPod deneyim anlamında en fazla getiriyi sağlayan marka. En güçlü olduğu türler ise duyular, duygular, fayda ve hayat tarzı türündeki deneyimler. Diğer markalara fark attığı ayrıcalıklı gücü de “hayat tarzı” sağlayabilmesi, ki Harley Davidson markasını bile bu konuda geçmiş olması büyük başarı olarak görülebilir.

En zayıf marka ise Pringles çıkmış. Elbette ürün türleri ve marka ömürleri çok farklı ancak her marka yeni pazarlama ortamında artık kendi sunduğu şeye bir ürün olarak değil, tüketicinin duyularına, duygularına, aklına, ilişkilerine ve hayat tarzına katkıda bulunabilen komple bir paket olarak bakmak zorunda.
* Gentile et al. 2007

Apple iPad’in Yarattığı Yankı


 

Mashable’da bir anket düzenlenmişti ve katılımcıların çoğunluğu Apple’ın yeni tabletinin ismi için iSlate’i daha uygun bulmuşlardı. Ancak ben iPad’i daha çok beğenmiştim. Öncelikle isim için teşekkürler Apple.

iPad, iPod’la başlayan ‘Steve Jobs ürün tanıtımı yapar, herkes can kulağıyla dinler, tüm medya bundan bahseder’ geleneğini sürdürdü. Jobs yine geçti perdenin önüne, iPad’i arkasındaki perdeden duyurdu. Ürün önceden de bilindiği gibi bir tablet. Bu tabletin, özellikle “internette gezinme, e-mail gönderme, fotoğraf gösterebilme ve paylaşma, video oynatabilme, oyun oynayabilme ve e-kitap okuyabilme” konularında laptop ve akıllı telefonlarından (smart phone – blackberry, iphone gibi) çok daha iyi performans göstereceğini söylüyor bay Jobs.

Adage, TechCrunch, Mashable, CnnMoney başta olmak üzere bir çok sitede günlerce iPad konuşuldu. Hatta ürünün tanıtıldığı ikinci gün, Techcrunch’ın ana sayfasındaki 20 yazının 16’sı iPad ile ilgiliydi. Ürün, satılır mı satılmaz mı, laptop ve akıllı telefon arasında farklı bir ürün kategorisi yaratır mı bilinmez, ancak ürün yeteri kadar konuşuldu, ve konuşulmaya devam ediyor. Bu viral etki, tabi ki iPod, Mac ve iPhone’un başarısıyla beslendi. Böylelikle diğer kategorilerdeki başarının, bir sonraki ürüne olan pozitif etkisini de görmüş oluyoruz. Apple milyon dolarlar harcasa şu anda olduğu kadar gündemde olamazdı. Jobs’ı bir kez daha kutlamak lazım.

Family Guy ve Microsoft


 

Geçtiğimiz günlerde Microsoft’un Windows 7 için hazırladığı reklam kampanyası doğrultusunda Family Guy’ın özel gösterim olacak bir bölümüne sponsor olacağı haberini okudum. Biraz şaşırdım çünkü diğer (çizgi) dizilere nazaran Family Guy’ın tarzı biraz farklıdır.

Öncelikle (beni tanıyanlar bilir) çok sıkı bir Family Guy hayranı olduğumu belirtmeliyim. Friendfeed ve Twitter’daki profil resimlerimin Family Guy’daki Stewie karakteri olduğunu, bazen Facebook’taki profil resmime de Stewie’yi koyduğum düşünülürse hayranlık seviyem anlaşılabilir. Şu anda dizi 8. sezonunda. Bu sezonu yakından takip ettiğim gibi geçtiğimiz 7 sezonun tüm bölümlerini -bazılarını birkaç kez- izledim. Tarzları, komedi anlayışı biraz farklı ancak benim hoşuma gidiyor. Hemen herşeyi tiye alabilen bir konsepti var Family Guy’ın. Hatta bir bölümünde Bill Gates ile konuşan Family Guy karakteri (yakından takip edenler için, Lois’in babası) Gates’e iPod’unu göstererek Zune ile dalga geçiyor. Gates, şimdiye kadar birkaç bölümün senaryosunda da yer aldı.

Microsoft’un bu kararı, özellikle de Family Guy’ın sıradışı diyebileceğimiz mizah anlayışı düşünüldüğünde gerçekten ilginç gelmişti. Ancak zaten onlar da bu yanlışın farkına varmışlar. Adage’in haberine göre Microsoft, dizinin içeriğini daha detaylı incelediğinde Windows markasıyla uyuşmayacağı kanısına vararak sponsporluktan vazgeçmiş. “Fox ve Seth MacFarlane (Family Guy yapımcısı) ile çalışmalarımız devam edecek ve diğer alanlarda kendileriyle çalışacağız” diye de eklemiş Microsoft sözcüsü.

« Previous Page Scroll to top