Markalardan tüketiciye: “Ne güzelsin, senin adın ne bakayım”


 

“Bu marka da kesin benden hoşlanıyor, baksanıza adımı yazmış ☺” algısı yaratmak için Nutella ve Coca-Cola’nın başlattığı yeni uygulama; isimlerle ürün kişiselleştirme.

Aslında ismini söyleyince tüketicinin markaya dönüp daha dikkatli baktığını, ondan karşılık bulduğunda mutlu olduğunu ve sadakatla bağlandığını ilk fark eden Starbucks’tır. Herkesin bildiği gibi Starbucks’ta isim sorarlar, üzerine yazarlar ve kahve daha çok sizin olur, iyi ve ait hissedersiniz.

Şimdi Coca-Cola ve Nutella da Merve’den Ahmet’e ürün ambalajlarının üzerine yazdıkları isimlerle tüketicinin kalbini kazanıyor. Bunlar hali hazırda çok sevilen, aşk duyulan markalar. Şimdi hedef kitlelerine biz de seni seviyoruz diyorlar. Sosyal medya paylaşımlarına bakıldığında bu kişiselleştirme olayı sevildi. Herkes kendi ismini görünce seviniyor, paylaşıyor, mutlu oluyor. Yani satışlar da artmış olmalı. Duyulan aşkın platonik olmaması, karşılık bulması iyi bir strateji, güzel bir teşekkür.

Bunun pazarlamada karşılığı bir anlamda “debranding”, cesaret, maliyet ve sevgi isteyen bir iş. Ayrıca aşkım, sevgilim, babam gibi ambalajlarla paylaşım durumunu da yükseltiyor. Tabi dediğim gibi tüketiciniz de size aşıksa yapabileceğiniz bir uygulama. Pepsi’de belki işe yaramazdı, ne dersiniz?

Satış Üstüne Ne Düşünürsünüz Bilmem Ama Pazarlamanın Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı


 

Şiire biraz ilgisi olan herkesin Cemal Süreya ismine aşinalığı vardır.Usta şair kahvaltıya dair “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diyerek bahsettiği bu dizelerden esinlenerek aklıma hemen pazarlama ile ilgili bir ifade ile bunları değiştirmek geldi.Satış üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama pazarlamanın mutlulukla bir ilgisi olmalı.

Tarih boyunca farklı zamanlarda farklı yerlerde farklı isteklerle ve zamanın gerektirdikleri ile şekillenen mutluluk kavramı, yaşanan değişiklikler sonucunda yoğun çalışma,stres ve mücadele duygusuna kapılmış olan genel dünya toplumlarında ihtiyaç duyulan ve aranan bir olgu haline gelmiştir.İnsanlık ile ilgili olan bu değişimle beraber doğrudan insanla ilgili olan pazarlama kavramı da buna benzer bir gelişim göstermiştir.

 

 

Günümüz rekabet ortamında farklılaşmak isteyenler tarafından uygulanan pazarlama stratejilerinin amaçları arasında mutluluk da önemli bir yer tutmaktadır.Satış için ürün ve hizmet ile ilgili gerekli bilgileri edinmek daha sonra müşteriyle iletişim kurmak ve bu iletişimi sürdürmek yeterli olabilir.Ama pazarlama, satışı da içine alan daha kapsamlı bir süreçtir.Satışa göre daha geniş bir boyuta sahip olan pazarlama stratejilerinin merkezinde müşteri mutluluğu vardır.Müşteri mutluluğu aynı zamanda uzun süreli ilişki yaratmak ve bu ilişki sonucunda iki tarafın da mutlu olmasını amaçlamaktadır.Yaratıcılık,farklılaştırma,teknolojik yenilikler,müşteri memnuniyeti gibi değişen stratejilerle müşteri ihtiyaçlarına odaklanmanın müşterilerde belli bir mutluluk yarattığı, bu mutluluk sonucunda göze alınan değişimin uzun soluklu olması, işletmeler ve markalar açısından bakıldığında onlara da ihtiyacı olan düzeyde mutluluğu sağladığını söyleyebiliriz.

Bu günlerde pazarlama anlayışının kritik noktalarından biri olan mutluluk ile oluşturulan etkiyi yaratanlar ve bu mutluluk duygusunu gerçekleştirenler, bu anlayışla gösterdikleri çabalar sonucunda daha mutlu olacaklar ve hak ettikleri değeri bulacaklardır.Mutluluk paylaştıkça çoğalır, paylaşıldıkça etki artacak ve mutlu olmak isteyenlerin potansiyeli çoğalacaktır.Artık iki tarafta mutludur, işte bu yüzden pazarlama mutluluktur.

 

Kes Sesini Digitürk!


 

21 Eylül Pazar akşamı oynan (ya da oynanamayan) Beşiktaş-Galatasaray maçında “her yer Taksim her yer direniş” sloganı atan taraftarların sesi kısıldı, karşılaşmanın sonlarına doğru çıkan olaylar ise sonuna kadar yayınlandı. Bu Digitürk’ün ilk vukuatı da değil üstelik lig başladığından beri marka bu stratejik hatayı yapıyor ve basın açıklamasıyla kurumsal kimliğini yerle bir etmeye devam ediyor.

Bakın BJK-GS maçı sonrası Digitürk ne açıklama yaptı:
“Yayın ilkelerimiz çerçevesinde, müsabaka yayınlarında tarafsızlık ilkesine uygunluk dahilinde, küfür, hakaret ve spor dışındaki söylemlerin yer aldığı tezahüratlara yer verilmemektedir.”

Bir markanın kendisiyle bu denli çeliştiği eş zamanlı bir basın açıklaması daha gördüğümüzü sanmıyorum. Taraflı yayın yaparken, -tarafsızlık- söylemi kullanılması, sahaya inen sözde Beşiktaş taraftarının şiddetinin sonuna kadar gözümüze sokulması, en kötüsü de artık marka değeri olmayan Digitürk’ün hedef kitlesine yalan söylemesi. Sosyal medya farkındalık oranını geçelim, zaten canlı olarak izlediğimiz bir yayın üzerinden söylenen yalanlar kabul edilir gibi değil.

Basın açıklamasının “çok özür dileriz, biz hükümet yanlısıyız hatta hükümetin ta kendisiyiz, sesi kıstık evet, ne yapabiliriz ki, elimiz kolumuz bağlı, siz de idare edin işte, tekeliz biz, izleyin gitsin” şeklinde olmasını beklemiyoruz elbette. Ancak iletişimciler bilir, bu olayda artık açıklama yapılmaz, daha önce yapıldı, olmadı, her şey daha da kötüye gidiyor. Neden? Çünkü bu artık bir kriz ve kriz yönetimi gerektiriyor.

Öncelikle hatamızı kabul ediyoruz, sonra genel müdür katılımıyla bir basın toplantısı düzenliyoruz, gerekirse “özür diliyoruz”, olay tekrarının yaşanmayacağına söz veriyoruz ve sözümüzü tutuyoruz. Olaylar yatıştıktan bir süre sonra güzel, büyük bir sosyal sorumluluk projesine imza atıyoruz, -çevre- dediğimiz topluluğun kalbini kazanıyoruz.

Aslında bu kadar basit. Uzun ve zorlu bir süreç ama taktik, strateji budur, temizdir. Tamam mecburen maçlar izlenecek, başka şansımız yok, abonelik iptalleri öyle abartılı bir sayıya ulaşmadı (ki zaten Digitürk abonelik iptal zorluğu ayrı bir yazı konusu) ama marka kimliği ve değeri gittikçe düşüyor. Bu kadar eleştiri, küfür, hakaret hiçbir markanın hoşuna gitmez, hele ligin bitmesine bu kadar uzun zaman varken. Her hafta aynı kriz yaşanacağına bu durum doğru adımlarla çözülebilir. Yoksa lütfen kurumsal kimliğini bırak, kes sesini Digitürk!

Havada Pazarlama Kokusu Var


 

Pazarlama, değerler değişimi olduğu kadar etki etmek ve etkilenmektir. Etki etmek için de hissettirmek ve duyuları harekete geçirmek gerekir.Bu harekete geçirmeyi en hızlı ve efektif sağlayan duyumuz ise kokudur.

Duyular ve Marka adlı kitabın yazarı Martin Lindstrom’a göre koku, ”Görme duyusundan sonra sahip olduğumuz en önemli duyumuz.” diye bahsediyor. Reklamlardaki ve pazarlama araçlarındaki uyaranların çoğunluğu göze hitap etse de koku en güçlü duygu tetikleyicisidir. Lindstrom aynı kitabında, “Bir günde hissettiklerimizin % 75’ini kokular etkiler” diyor.Koku Duyusu Enstitüsüne göre insanlar bir yıl sonra kokuları % 65 doğruluk payıyla hatırlayabiliyorken,fotoğraflardan hatırladıklarımızın % 50’si sadece üç ay sonra kayboluyor. Koku o kadar önem kazandı ki  koku tasarımı alanında bir yüksek lisans programı da açıldı. New York’taki Parson’s New School for Design koku bilimini de içeren disiplinler arası bir programın duyurusunu yaptı.

Bu  bilimsel verilerin etkisi  günümüzde pazarlama ve reklam faaliyetlerine de yansıyor.Artık bu faaliyetler planlanırken koku göz ardı edilmiyor.Bunlara en güzel örnekleri cinsiyet ağırlıklı olsa da Alışverişte Kadın Erkek adlı kitabın yazarı Elizabeth Pace veriyor.”Bath & Body Works ya da  Ralph Lauren mağazalarının kendine has bir kokusu olmasını bekleyebilirsiniz ama Samsung ve Sony gibi teknolojik ürün satıcıları bile mağazalarına müşteri çekmek umuduyla kendi kokularını geliştirdi. Bu teknoloji şirketleri müşterilerin bu çekici kokular sayesinde biraz daha uzun süre mağazada kalacaklarını ya da ellerinde 1500 dolarlık yeni bir dizüstü bilgisayarla mağazadan çıkacaklarını umuyor.Araştırmalardan umut vaat eden kokular geliyor.Singapur Ulusal  Üniversitesinde araştırmacı olan Xiuping Li, bir yerde gizlenmiş çikolata parçacıklı kurabiye kokulu mumların yandığı bir odada bulunan kadınların ani bir kararla kazak alma olasılığının gizli bir köşede kokusuz mum yakılan bir odada bulunan kadınlara göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu (% 17’ye karşılık % 67).” Martin Lindstrom’un anlattığına göre diğer bir örnekte ise, Rolls Royce’un müşterileri üzerinde yaptığı bir araştırmada müşterilerin lüks otomobillere yönelik mükemmellik duygusunu kaybetmelerinde koku önemli bir faktör olarak belirlenmiş. Marka bu sorunu aşmak için 1965 model Silver Cloud’un kokusunu analiz etmiş ve 800 farklı bileşen saptamış. Bugün üretilen her otomobilin koltuklarının altına koku uygulanıyor.

Aslında çok uzağa gitmeye gerek yok etrafımıza biraz dikkat edersek hoş bir parfüm,güzel bir yemek veya küçük bir bebek kokusu bizi farklı şekilde değişik duygulara götürüyor.İyi kokuların pozitif yönde etkilediği kadar kötü kokularında bizi ne derece olumsuz etkilediğini tahmin etmek zor olmasa gerek.Kimse kötü kokan bir otel odasında uyumak,berbat kokulu bir marketten alışveriş yapmak ve ağır kokulu bir taşıtta yolculuğa çıkmak istemez.Eğer mecbur kalırsa zihninde bunlarla ilgili pek hoş olmayan anılar kalır.Ama güzel koku tercih sebebidir ve artı bir değer yaratır.Kendimden bir örnek vereyim küçüklüğümde yaşadığım kötü bir hastane kokusu tecrübesinden sonra yakın zamana kadar hastane kokusuyla ilgili fobim vardı ve bu hastane fobisi kötü kokulu olanlara gittikçe yeniden nüks ediyor.

Kokunun çok olsun az olsun bir şekilde hayatımızda hep var olduğu, iyi ve kötü hissetmemize sebep olduğu aşikar.Bu yüzden kokuya gereken önemi göstermek az ya da çok bir fayda sağlar çünkü havada pazarlama kokusu var.

Yeni Nesil Akıllı Telefon Konsepti: Lego’dan Esinlenen Phonebloks


 

Günümüzde, artık bir fikriniz, tasarladığınız bir konseptiniz varsa, herhangi bir sermayeniz olmadan şirketinizi kurmak, ürünlerinizi üretmek mümkün. Bu süreci mümkün kılan en önemli sitelerden birisi Kickstarter. “Crowdfunding” adı verilen sistem ile çalışan Kickstarter’a projelerini gönderen fikir sahipleri, projelerine destek arıyor ve belli tutarlarda destek veren kişilere özel hediyeler sunuyorlar. Teknoloji dünyasında en çok ses getiren bu tarz projelerden birisi Pebble oldu. Pebble, bir akıllı saat olarak tasarlandı ve Kickstarter’da $100.000 hedefle yola çıkan proje yaklaşık 70 bin kişiden tam 10 milyon dolarlık destek aldı.

Bu ve benzer örnekler yaratıcı fikirlerin ve konsept ürünlerin hayata geçmesine büyük motivasyon sağladı. Bu yaratıcı fikirlerden birisi de Phonebloks. Akıllı telefonlar artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası ancak zamanla daha da fazla özelliğe sahip olan bu cihazların, herhangi bir parçası bozulduğunda ciddi maliyetlerle karşılaşılabiliyor, telefon değiştirilmek zorunda kalınıyor veya toptan çöpe atılıyor. Diğer yandan, bu telefonların hiç kullanmadığımız bazı özellikleri telefonda boşuna yer kaplıyor ve telefonun şarjından besleniyor. Phonebloks konseptiyle telefonunuza istediğiniz özelliği ekleyip, istediğinizi çıkarabiliyorsunuz. Dilerseniz telefonunuzun şarjı uzun süre dayanabilirken, hafızanız o kadar da fazla olmayabilir veya kameranızı daha büyük ve daha kaliteli yapabilirken, bluetooth özelliğini çıkarabilirsiniz. Konsept henüz çok yeni ancak çoktan büyük bir destekçi kitlesi yaratmış durumda. Konseptin aşağıdaki videosu 10 Eylül’de yayına alındı ve daha şimdiden 6.5 milyondan fazla izlenme oranına sahip. Projenin Thunderclap sayfasında (https://www.thunderclap.it/projects/2931-phonebloks) 250,000 destekçi hedefi çoktan tutturulmuş ve 300 bin destekçiyi geçmiş. Açıkçası benim de çok beğendiğim bu fikir, çevreye da oldukça duyarlı olacak. Umarım en kısa zamanda üretim aşamasına geçer.

Hayat Şahane Bir Uçurtma, Pazarlama Onun İpi Unutma


 

İlk yazı tecrübemde ilham kaynağım olan pazarlamayı bana göre “Pazarlama Nedir ?” diye tanımlamaya çalışacağım.Bu konuda tanıdığım yetkin kişiler ve bu işe gönül verenlerin fikir ve söylemlerinden anladığım kadarıyla diğerlerine göre daha iyi yapılan yer olarak değerlendirdikleri Amerika (ki gördüğüm örneklerden dolayı bende böyle düşünüyorum) bu işte ustalaşmış bir ülkedir.Buna istinaden Amerikan Pazarlama Derneği’nce 1984 yılında yapılan pazarlama tanımıysa şöyledir: “Pazarlama,kişisel ve örgütsel amaçlara ulaşmayı sağlayabilecek mübadeleleri gerçekleştirmek üzere malların,hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi,fiyatlandırılması,tutundurulması ve dağıtılmasına ilişkin planlama ve uygulama sürecidir.” Bu genel tanımlama, pazarlamaya hakkıyla kıyısından köşesinden dokunmuş herkes tarafından bilinen bir tanımdır.Hakkıyla diye vurgu yapmamın sebebi ise pazarlamayı sadece “Satış” olarak bilen ve inkar etmediğimiz ama 1960’lı yıllardan kalan bu anlayışı geride bırakarak günümüz “Pazarlama” kavramının önemini bilenleri vurgulamak istediğimdendir.
“Pazarlama Ab-ı Hayattır* Bünyeye ”diye düşünürüm.Çünkü hayatta insanlarla ilgili olan çoğu şeyde olduğu gibi pazarlamanın da amacı değer yaratmak,bu değerlerin değişimini göze alabilmek ve aldırabilmektir.Değer yargıları özneldir kişiden kişiye değişebilir.Bunun değerlendirme kriteri de başarılı olup olmadığını ölçmektir.Getirisi farklılaşabilir ama yaşama amacımız bile genellikle başarı ve değer üzerine kuruludur.Başarılı bir eğitim almak,başarılı bir iş sahibi olmak veya iş hayatında başarılı olmak,başarılı bir evlilik yapmak gibi.Arkadaşlarımızın,ailemizin,yöneticimizin,eğitmenimizin,eşimizin,müşterimizin bize değer vermesini ister karşılığında bizde onlara kendimizce değerli olanı (zaman,para,sevgi,saygı,ürün ve hizmet vs ) verebiliriz.Örnekler çoğaltılabilir,belki de bu yüzden pazarlama hayattır ve sürekli hayatımızın içindedir.

Pazarlamanın değer verdiğimiz ve bizim için önemli olan şeylerin değişimini göze almak olduğunu söyleyebilirim.Bunlar içinde söz vermek,gelişim ve verilen sözü tutmak gibi farklı kriterleri vardır.Bunları değerlendirme sırası duruma göre değişkenlik gösterir ama durup düşündüğümüzde pazarlamayla ne kadar çok ilişki içinde olduğumuzu görebiliriz.Herhangi bir işletmeyi düşünelim.Başarıya ulaşmak için ürün veya hizmetinde değişimi göze alarak,işletmenin çeşitli yönlerden gelişimini sağlayarak,müşterisine söz vererek ve bu sözünü tutarak yani pazarlama ile hayatını sürdürmeye devam etmiştir.Ama bunlara önem vermeyen bir işletmenin yaşam süresi oldukça kısalacak ve haliyle başarısız olacaktır.Diğer yandan bir insanı ele alırsak gittiğimiz okulların,çalıştığımız yerlerin,insan ilişkilerinde değer yarattığını ve bu değerlerin bizi karşılıklı değişime ikna ettiğini görebiliriz.Çok basit örneklerle pekiştirmeye çalışalım.Eğitim kalitesi yüksek bir okula girmek için harcadığımız çaba ve bu çabaya değdiğini düşündüğümüz okulun bize katacağı değer ile çalışma hayatında prestijli ve iyi bir iş yerinin bize sağlayacağı değerin karşılıklı değişimidir.Aslında bu değişimlerin temelinde pazarlama vardır.Çünkü bu değişimin gerçekleşmesi ve başarılı olabilmesi için de pazarlamayı doğru anlamak ve uygulamak gerekir.Sadece okul ve iş yeri değil,bizim de değer oluşturmamız ve bu değişimi sağlayacak seviyede değer yaratmamız beklenir.İşte bu yüzden hayatımızın her anında ve her alanında pazarlamanın etkisini üzerimizde hissedecek ve hissettireceğiz, herkes bilerek veya bilmeyerek bu zincirin bir halkasına katkıda bulunacak, başarılı ya da başarısız olduğunu ise aldığımız ve verdiğimiz tepkilerle ölçecek ona göre hareket edeceğiz.
İnsan veya işletme hayatı hangisi için olursa olsun fark etmez.Hayatı şahane bir uçurtma varsayalım, pazarlamanın da ipi olduğunu unutmayalım.

*Ab-ı Hayat:Yaşam Suyu

Markalarda “Vintage” Merakımız


 

Eski bir OMO ambalajı gördüğümüzde hissettiğimiz derin bağ, Pepsi’nin logo kronolojisine çok meraklı oluşumuz… Düşündüğümüzde deterjan bitmediğinde markette dikkatimizi dahi çekmez, bize ne OMO’dan, bir marka işte, çoğumuz Pepsi değil de Coco-Cola içeriz hatta.

Bugün Çukurcuma’da antikacıları gezerken, 30 yıl önceki OMO kutusu, eski Vim’in yeşilini görünce ve tüm bunlara hipnotize olmuş gibi bakarken fark ettim: “Markaların geçmişi bizim geçmişimiz.” Şu an Çukurcuma’da eski bir Arko Traş kutusunun 50 TL’ye alıcı bulması bu yüzden.

O logolar ve ambalajlarla birlikte kendimizde olan değişimleri hatırlıyoruz. Çocukken Pepsi’nin logosu böyleydi, OMO’yu annem alırdı, Vim’in eski formu artık yok, tıpkı hayatımızda bir zamanlar olup şimdi olmayan insanlar gibi. Nasıl kendimizin şimdiki zamanda pek farkında değilsek, markalar için de aynı durum söz konusu. Nasıl 2 gün önce ne yaptığımız pek de önemli değil ama 5 yaşında ne yaptığımız çok anlamlıysa öyle.

Burda markaların tüketiciyle bağ kurması da ön plana çıkıyor. Köklü markalar bu nedenle önemli, Çelik ile büyüyen çocuklar için büyüyünce Arçelik çok önemli bir marka olacak. Bir gün Çukurcuma’da Çelik görürlerse ona 100 TL verebilecekler, tıpkı biz 84’lülerin TipiTip sevgisi gibi…

« Previous Page - Next Page » Scroll to top