“Kız Gibi”sin! #likeagirl


 

“Ben hiç kız gibi değilim”, “kızlarla değil erkeklerle daha iyi anlaşıyorum”, “kız gibi giyinmem, erkek gibi yerim” tadında kızlığı reddeden ifadeler tüm dünyada yaygın olsa gerek ki, P&G Always markası (Türkiye’nin jenerik ped markası Orkid) için #likeagirl adı altında gayet güzel bir kampanya hazırlamış.

Özellikle yeni yeni Always dönemine giren kızlar bu durumu daha derin yaşıyor. Tam da Always/Orkid markasıyla ilişki kurmaya başlarken farklılığı anlıyorsunuz. Belki de o yaş grubundaki kızlar tarafından güçsüzlük olarak görülen bir durum. “Niye ki?” diye karşılanan, tuhaf bir duygu hali. O yüzden kampanya nokta atışı.

İşin kötüsü; “ben kızları sevmem, hiç kız gibi olmadım, onlar gibi giyinmem” tarzında 25-30 yaş grubunda kadın yorumlarına şahit oluyorum. Travma olarak kayıt altına alınmış, erkek güçlü figür ve bu en güzel kadınlık dönemine yansımış, yazık olmuş. Twitter’da sanırım etkileyici durduğuna inanılarak çok açıkça küfür eden kadınlar görüyorum, ama her dakika. Ben de arkadaş arasında süper terbiyeli biri olarak bilinmem ama orası herkese açık bir alan ve siz istemeseniz de tümden bir imaj yaratıyor. Ve bu imajın altında kadınlığı tamamen inkar etmek, ondan utanmak var. İşte Always’in anlattığı durumun ileri yaşa yansıyan korkunç yüzü. Gerçek olmayan zorlama erkeksi davranışlar. Burada Freud’a da danışalım derim ama iş uzar ☺

Fiziksel güç, kültürel baskılar, erkeksin sen alt yapısı dışında, bazı kızların da çok fazla kız gibi davranması da bu durumda söz sahibi. Lisedeyken erkek arkadaşa ayıcık hediye etmeye dayanan empati yoksunu eğilimlerin yıllar ilerledikçe evlenmeye programlanmışlıktan öteye geçemeyen hali mesela.

Tabi ki neyseniz o olun ama tam da bunu yaptığınız anda kendiniz olamıyorsunuz, e çünkü kadınsınız. Elbette kafanıza top geldiğinde ağlayın, iş dünyasında duygusal tepkiler verin demiyorum sadece Orkid’in dediği gibi “kadın olmak çok güzel” diyorum. Kültüre, fiziksel güce bakmayın ve kız gibi dövüşün kızlar! Türkiye’de bazen Muhammed Ali gibi dövüşmeniz gerekebilir tabi, ayarlarsınız, ayarlarız ;)

Artık kadınlar; sporda, yöneticilikte, iş dünyasında “erkek gibi” olgusuna ihtiyaç duymayacak konumda. Cinsiyet ayrımı yapmak gereksiz hale geldi. Çivi de çakarız, spor reklamı da yazarız, hiç sorun değil. Psikolojik ön yargılar devam etse de biz kendimize fazlasıyla yer açtık. Always’i, tebrik ediyor, gelecek nesillere bu konunun dahi saçma gelmesini diliyor ve #likeagirl diyoruz. Doğallıkla…

Ürün yok Deneyimler var


 

Son günlerin başarılı reklamlarından biri de Sütaş’ın Labne peynir reklamları serisi. En büyük rakibi Pınar’a karşı güçlü bir konumlandırma ve bilinirlik yaratması gereken bu ürün için reklamların ana teması “Labne Anları” olarak belirlenmiş. Hayatta unutamadığımız, tadına doyamadığımız deneyimler (ör. annenin bebeğinin ilk kelimesini duyuşu, küçük bir çocuğun müsamere sevinci) ve bunlardan alınan unutulmaz mutluluk hatıraları peynir deneyimiyle eş tutulmuş.

Bu reklamların başarılı olmasının sebeplerinden belki en önemlisi artık deneyimler ekonomisinde yaşadığımız. En bilinen yazılı formunu Pine ve Gilmore’un kitabında ve yazılarında bulabileceğiniz bu kavram artık tüketim hayatının merkezinde. Pazarlamaya çalıştığınız şeyleri öncesi, esnası ve hatta sonrasıyla bütün bir deneyim olarak düşünüp o şekilde konumlandırmayı denediniz mi hiç? Bu sürece dahil olan arzulama, beraber yaşama, duyuları kullanma, ayrılma ve hatta yoksunluk çekme gibi aşamalar ve her skaladan duygularla beraber düşünülen bir ürün, bir peynir kadar basit bile olsa, deneyimler olarak yer alıyor tüketicinin beyninde.

Bannerın Markalara Plasebo Etkisi.


 

“Off yine mi emlak reklamları, ama ben köşe yazısı okuyordum, 7 saniye içerisinde sayfaya yönlendirileceksiniz depresyonu…” Banner kavramına bakışımız sonunda bu noktaya ulaştı. Etkisizliğinin ve yanlış tıklanmaların rakamlarla defalarca ortaya konulması ise durumu iyiden iyiye sorgulamamıza sebep oluyor. Peki, bu ısrar neden, model niye hala fazlasıyla etrafımızda?

Markaların bannerı billboard etkisiyle kullanıyor olma ihtimali yüksek. Milliyet okurken karşıma çıkan Akbank reklamları, içerik olarak değil ama marka olarak aklımda, çok net hatırlıyorum. İçeriğinden elbette haberim yok ama biliyorum Akbank orada, gördüm, aklımda, emlak=Akbank. Dolaylı etkilerden biri bu; imaj, akılda kalma, orada olma.

Hedef kitleyi de pek tutturamayan bannerlar (çünkü ben ev almayacağım ve sadece Melih Aşık’ın köşesini okuyacağım, ekonomi sayfasıyla ilgim yok ama reklam zaten ana sayfada mesela), “o marka oradaysa ben de olmalıyım” mantığıyla ilerliyor. Basın ilanı vermek gibi, üstelik hareketli! Yani banner artık plasebo etkisi, aslında markanın hedef kitlesine ulaşmıyor hatta ne yazık ki markaya hiç olmadığı kadar küfür ettiriyor.

Banner her sabah sağdan kalkmayı alışkanlık edinmiş, yoksa başına bir şey gelecekmiş gibi hisseden bir obesesifin marka-reklam hali. Ne yapacağız o zaman, hastayı nasıl tedavi edeceğiz derken, yabancı olarak Buzzfeed, Türk olarak Onedio örneklerini görebileceğimiz eğlenceli galeri reklam modeli karşımıza çıktı.

Bu model, hem eğlenceli, hem kendisine baktırıyor, hem hedef kitleye ulaşıyor. İnsanlar kendi hür iradesiyle reklama tıklıyor, üstüne bir de sosyal-kişisel hesaplarında paylaşıyor. Bir marka daha ne ister? Ziyaretçiyi rahatsız etmediği gibi, marka, kitle ve tıklanan site arasında güçlü bir bağ oluşturuyor. Örnekleri aşağıda bulabilirsiniz.

http://www.buzzfeed.com/melissaharrison/ways-to-use-old-bay

http://onedio.com/haber/nutella-hakkinda-bilmediginiz-8-sey-101587

Problem, bu modelin faydasını ancak hızlı tüketim malları, prezervatif, moda, seyahat gibi konularla sınırlı kalması. Kurumsal duruş bunu reddebilir. Düşünsenize Sabancı 85. yıl kutlamasını Onedio’da galeriyle bizimle paylaşmış :) Pek uygun düşmez, böyle durumlara şık bir banner yakışır. İşte bu noktada prestij devreye girer ve banner gerekir. Ama şık bir tasarımla rahatsız etmeden, üstümüze üstümüze gelmeden.

Ya da ekonomi haberleri okuyan ciddi bir kişilik, bu tür siteleri pek ziyaret etmeyebilir, galeriden hoşlanmayabilir, yine çare banner!

Elbette banner reklamlarında yaratıcılık kullanma imkanımızın da diğer modele göre çok daha fazla olduğu bir gerçek.

Banner belli ki hayatımızdan çıkmayacak, galeri reklam modeli ise reklamları sevebileceğimizi bizlere gösterdi. Bakalım yeni alternatifler çoğalana kadar banner hayatımızdan kaç 7 saniye daha çalacak? Görelim…

MUHTEŞEM PAZARLAMA HATASI: E-BİLET SİSTEMİ PASSOLİG


 

Bu aralar gündeme gelen fakat uzun süredir planlanan ve temelleri üç yıl önce atılan e-bilet sistemi, ülkemizdeki adıyla “PASSOLİG” projesine pazarlama açısından bakacak olursak ortaya çıkan tablo pek parlak gözükmüyor. Taraftar kadar kulüplerin de zarar göreceği çok açık, çünkü sistemi nereden tutsak elimizde kalıyor. Bütün bilgilerini tanımadığı bu sistemle paylaşmak istemeyen taraftar mı ? Kendi taraftar topluluğu için yatırım yaptığı  pazarlama faaliyetlerini riske atmayacak kulüpler mi ? Arada sırada spor zevki olan ve yılda birkaç maç için ekstradan bir ücrete katlanmayı göze almayacak vatandaş mı ? Hangi grubu gelecek bu yeni sistemin onlar için yararlı olacağına ikna edebilirsiniz. Elbette ihaleyi alan grup hariç hiçbirini !

Hatırlayalım, 31/3/2011 yılında TBMM’de çıkan 6222 sayılı yasa ile başlamıştı ve yasa diyordu ki: Karşılaşmalarda olay çıkartan kişiler artık bireysel olarak olaylardan sorumlu olacaklardır, saha kapatma ve para ve cezasını kulüplere kesmek yerine bireysel olarak müsabakaları seyretmekten men etme yoluna gidilecektir. Bunun sağlanabilmesi için gerekli altyapıyı kurmaktan kulüpler sorumludur.”  Aslında yazılanlara bakınca kulağa mantıklı geliyor, başkasının yaptığı hatanın bedelini niye ben veya desteklediğim kulübüm ödesin ki ? Holiganizm korkutuyorsa eğer günümüz teknolojisinde bunları tespit etmek zor değil. Geçmiş yıllarda bile sezonluk kart, bilet alınırken istenen türlü bilgiler ile her kulüp tarafından bu altyapı kurulabilir ve eğer amaç buysa zaten gerekenler yapılarak önlemler alınabilir.  Asıl amaçlanan bu olmadığı için  zaman geçtikçe madalyonun öbür yüzü ortaya çıktı. Yasaya tabi bir ticari sözleşmeyle beraber yeni kurulan ve hükümete yakın bir banka üzerinden ortaya çıkmasının yanında insanları almaya mecbur bırakması iyice kafalardaki resmi netleştirdi.

Peki bu sistemde muhteşem pazarlama hataları nerede ? Kısaca anlatmaya çalışacağım.

1)Tek taraflı fayda sağlayan pazarlama, pazarlama değildir:
 Siz zorla insanlardan paralar alıp karşılığında onlarda zaten olan bir ürün veya hizmet veremezsiniz. Anlamlı bir “değer önerisi” üretmeden, istek ve talepleri dikkate almadan“Ben de varım” mantığıyla hareket edemezsiniz.

2)Pazarlama gönül ilişkisidir, zorlamayla bu ilişki kurulmaz: Bazı kanunlarla ve yönetmeliklerle  yapılan dayatmalar, ileride yapılacak pazarlama faaliyetlerine de zarar verir. Taraftarları  garanti para gibi görmek ve belirli noktalara yönlendirmekle karşılıklı bir ilişki kurulamayacaktır.

3) Faydalı ve yapılandırılmış pazarlama sistemlerine zarar verilemez: Kulüplerin yıllardır sürdürdüğü aktiviteleri ve taraftarların alıştıkları bu sistemleri soyut tanımlarla yıkmaya çalışmak, faaliyetlerini bitirecek adımlar atarak onlara zarar vermek akıllıca olmayacaktır.

4) Pazarlama özgürlükleri kısıtlamaz: Sürekli olarak maçlara gitmeyen vatandaşın arada sırada spontane olarak maçlara gitme özgürlüğünü, yakınını maça getirmek isteyen taraftarların spor müsabakalarını yakınlarıyla yan yana izleme özgürlükleri ellerinden alınamaz.

Bu uygulama, zaten marka imajı yerlerde olan Türk sporuna yeni bir darbe vuracaktır. Her yıl ekstradan yıllık kart ücreti, maç başına kesilen ücret, kargo masrafı, her kişi için ayrı kart çıkarılması, bunlarla geçecek zaman kaybı vs derken Anadolu’da az olan ilgi daha da azalacak ve sadece taraftara değil kulüplere de zarar verecektir. Büyük kulüplerin ise zaten var olan anlaşmalarına zarar verme potansiyeli olan bu uygulama onlara da hoş gelmeyecektir. Bu yüzden gelecek kitlesel ve toplu tepkilerle bu yapının karşısında beraber durmaya çalışılacaktır. Şu an alınan taraftar tepkilerine dayanarak oluşan değerlendirmem düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı oluşursa ve kulüplerin taraftar toplulukları ortak hareket ederse sadece TFF değil yayıncı kuruluş bile tehlikeye girebilir. O zaman vay haline onların ! Kaş yaparken göz gider.Projenin diğer tarafı Aktifbank için ise etik olmasa bile bu durum bulunmaz nimet cinsinden. Yıllarca yapılacak reklam ve pazarlama giderlerini kulüplere aktarma fikriyle daha efektif bir kitleye sahip olmak sanırım bu tür  her şirketin hayal ettiği şeyler ama unutmayalım pazarlama insanların cebinden parasını almak, onlara bir takım şeyler dayatmak değildir. Gerçek pazarlama değer yaratır, baskılarsa isyan çıkartır.

Reklamlarda Çocuk Kullanımı: Mantık Hatası mı Strateji mi?


 

Teknoloji aletlerin hayatımızdaki yeri gittikçe büyür büyür ve büyürken, iki reklamdan biri de cep telefonu, operatör, bilgisayar veya televizyon reklamı oldu. Bu karmaşa içinde, fütüristik görüntüler ve akıp giden mavi bilgi demetlerine boğulmuşken, özellikle Vestel gibi domestik kullanıma uygun teknoloji ürünleri ve beyaz eşyaların reklamında aile ve çocuk kavramı öne çıktı.

Şimdi Vestel’in çifte ekranlı TV reklamını inceleyelim.

Daha önceki başarılı reklamlarda aile boyu TV başında oturan, çocuklarının fotoğraflarına bakan aile veya annesine yemek hazırlayan çocuklar temaları vardı. Ancak gittikçe toplumda çocukların tabletlere terkedilmesi, telefon ve televizyon ekranlarımıza sevdiklerimizin yüzlerinden fazla bakıyor olmamız reklamlara da yansıdı. Vestel çifte ekranlı teknolojide de anne ve baba yanyana kanepede hipnotize bir şekilde – birlikte ama yalnız – kendi dizi ve maçını gözlükleriyle seyrederken, küçük – ve muhtemelen bakıma muhtaç – yaştaki çocukları hayret içinde onları seyrediyor. Neresinden bakarsanız bakın aile, çocuk hatta teknolojinin bize hizmet etmesi kavramlarına aykırı bir konsept. Şahsen ben bu reklamı izledikten sonra, “nasıl televizyon almam, nasıl televizyona dalıp gitmem ve sevdiklerimi unutmam” doğrultusunda düşündüm, “bu televizyona nasıl sahip olurum” doğrultusunda değil.

Reklam yapımcılarının teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, özellikle reklamlarının duygusal yönüne her zaman hakim olmaları gerekiyor. Özellikle de bu kadar stratejik sonuçları olabilecekse.

Flappy Bird ve Ötesi – Klonlar


 

Flappy Bird’ü artık duymayan kalmamıştır heralde, ama yine de kısa bir tanım yapmak gerekirse, mobil cihazlarda (iOS veya Android) oynanabilen, ekrana dokunduğunuzda havada tutabildiğiniz kuşu borular arasından geçirmeye çalıştığınız bir oyun Flappy Bird. Bir anda popüler olmasının nedeni birçok blog veya oyun firması tarafından araştırılırken, milyonlarca kişinin oyunu oynaması ve oyunun sahibi Dong Nguyen’i özellikle twitter’da taciz etmeleri sonucunda, Nguyen oyunu her iki platformdan da 10 Şubat’ta kaldırdı. Oyun, söylentilere göre, Nguyen’e reklamlardan günde 50 bin dolar kazandırıyordu.

Oyunun kaldırılmasının sebepleri üzerine birçok senaryo üretildi ancak bir gerçek değişmedi: inanılmaz bir hızla bir anda listelerin zirvesine yerleşen Flappy Bird iki haftadan daha fazla süredir App Store veya Google Play’de bulunmuyor. Nguyen net bir açıklama yapmadı, bu kadar popüler bir oyunu piyasadan aniden çekmesinin gerçek sebebini henüz bilmiyoruz. Oyunu kaldırılana kadar telefonlarına yükleyenler halen telefonlarında bu oyunu oynayabiliyorlar ve oyun üzerinden Nguyen halen reklam geliri elde ediyor ancak madalyonun diğer yüzü daha da ilginç: klonlar. Oyunun sadece App Store ilk 5’te 2, ilk 100’de 14 klonu bulunuyor. Kuş konseptini modifiye edenler, kuş yerine balık veya Miley Cyrus kullanan farklı farklı klonlar çoktan Flappy Bird’ün geride bıraktığı boşluğu doldurmuş görünüyorlar.

Indie game geliştiricisi Nguyen, mobil oyun dünyasında bir anda efsane haline geldi, ilk kontrol ettiğimde Twitter’da 500-600 civarında takipçisi olan Nguyen’in şu anda 170 binden fazla takipçisi var. Bir gün Flappy Bird’ü mobil dünyada yeniden görür müyüz veya Nguyen yeni bir oyunla Flappy Bird’de yakaladığı başarıyı tekrar edebilir mi bilmiyoruz. Ancak şu bir gerçek ki, Flappy Bird mobil oyun dünyasına bambaşka bir soluk getirdi, ve yeni klonlar kattı.

Çorba veya Hamburgerle Lüks Olunabilir mi: Moschino Örneği


 

Pop art seven herkesin bileceği gibi Andy Warhol ve atölyesi bu akımın öncüleri, bu atölyenin simgesi ise Campbell”s Soup konserve çorbalarıydı. Tüketim toplumuna atıfta bulunduğu varsayılan bu çalışma, pop artın geniş kitlelerce tanınmasını sağlarken belki 1$”a her bakkaldan alınabilecek bir ürün ve bir marka da tarihe adını yazdırmış oldu. İnsanlar hala “Campbell”s soup” tablolarını evlerine asabilmek için yüksek sayılabilecek miktarlar ödüyorlar.

Bu çelişkili örnekleri devamı hala Amerika”dan gelmekte. Amerika”nın obezite sorunu, seri üretim mantığı ve hızlı yemek modalarının simgesi haline gelen McDonalds, en ünlü lüks moda markalarından mobile casino Moschino”nun son defilesinin temelini oluşturmuş. Yüzlerce dolarlık Moschino marka çantaların üzerine Mc Donald”s M”si şeklinde Moschino amblemini çakmaktan gocunmamış marka. Tüketim toplumu mu sağlıklı organik yaşam atıfı mı yoksa popüler kültüre bir selam mı bilmem ama biz Türkiye”de Sütaş tişörtleri veya Apikoğlu kangal sucuk tablolarını  ne zaman göreceğiz diye merak ediyor insan…

« Previous Page - Next Page » Scroll to top