Halı Sahada Collina’nın Yönetiminde Maç Yapmak


 

Pierre Luigi Collina - Mastercard Yıl 2001, o dönemde Ordu`da yaşıyorum. Babamın köyünün futbol takımı ile başka bir ilçenin takımı Amatör 1. lige çıkmak için final maçı oynayacaklar. Statta yerimizi aldık. Sahaya çıkan takımları izlerken bir anda gözler hakeme takıldı. Hakem, o dönemlerde birinci ligin meşhur hakemlerinden Ali Aydın. Herkes inanılmaz heyecanlandı resimler çekildi vs. Sonuç olarak bizim takım kazandı ve Amatör 1. lige çıktı ancak akıllarda Ali Aydın`ın yönettiği maç olarak kaldı.

Mastercard, bu hissiyatın gücünün belli ki farkında ve bu tecrübeyi yaşatarak markasını futbol ile daha da bağdaştırmak için (dipnot: Mastercard Şampiyonlar Ligi`nin ana sponsorlarından biri), dünyanın en ünlü hakemlerinden, artık emekli olmuş Pierre Luigi Collina ile çok benzer bir deneyimi İstanbul`da rasgele bir halı sahada yaşatmış. Bu tarz sürprizler farklı markalar tarafından defalarca kez yapıldı ve ben de Marketoloji`de en beğendiğim örneklerinden Heineken`in çalışmasını paylaşmıştım (http://www.marketoloji.com/?p=825) ancak ülke Türkiye, mekan halı saha, hakem Collina olunca, Mastercard benim de duygularıma başarılı bir şekilde dokunmuş oldu :) İzleyelim:

iPhone Uyguamamız Yayında!


 

Availaible on App Storeİlk adımını Blogger`da atan, sonrasında WordPress`e taşınan Marketoloji`nin artık bir iPhone uygulaması var :) Dilerseniz buradan indirebilirsiniz: https://itunes.apple.com/ie/app/marketoloji/id967809676.

Mobilin ne kadar hızlı bir şekilde hayatımızın büyük bir parçası olduğu artık aşikar. Bu sebeple geçen seneden beri mobil uygulama konusunda çabalarım sürüyordu. Eskiden Asp.Net (visual basic) ile websiteleri geliştiriyordum ancak uygulama geliştirme dünyasına geçişim çok kolay olmadı. Her ne kadar temel mantığı biliyor olsam da, iki dil arasında büyük farklılıklar olduğu gibi, mobil uygulama ile web konseptleri arasındaki yapısal farklar ilk mobil uygulamamı yayına almamı oldukça uzattı. İlgilenenler için, öğrenme sürecinde bir çok makale, blog yazısı, Youtube videosu dışında ana öğrenme kaynaklarım Udemy ve StackOverFlow’du.

Benedict Evans’in mobilin ne denli önemli hale geldiğinden bahsettigi “Mobile is eating the world”* başlıklı sunumundan en etkileyici bulduğum slaytlardan birisi;

Dünyada online olan kişilerin ne kadarı akıllı telefona sahip olacak?

Toplam online olan insan sayısı & Toplam akıllı telefon sayısı

Mobilde ise insanların uygulamalarda, mobil webe göre çok daha fazla vakit geçirdiğini de hesaba katarsak mobil uygulama dünyasına girmemiz şart olmuştu, artık oradayız :)

*Sunumun tamamına buradan ulaşabilirsiniz:
http://ben-evans.com/benedictevans/2014/10/28/presentation-mobile-is-eating-the-world

Üçüncü Dalga Kahve – Pazarlama ve Tüketime Etkileri


 

Türkler olarak bir özelliğimiz de hiçbir şeyi kararında bırakmamak ve kaynayan kanımız nedeniyle çok kısa sürede ve çok yoğun olarak ilgimizi bazı şeylere yöneltmek. Günlük hayatımda ve tez konum gereği yaptığım cafe ziyaretlerinde de yine bunun güncel bir örneğini gözlemliyorum bu aralar: ben diyim hipster cafeler siz diyin third wave roastery & brewery. Bir iki sene içinde en popüler semtlerde camcama duracak şekilde brewery shoplar açıldı, özellikle Moda, Karaköy ve Cihangir bu yeni akımın iliğimize kadar işlediği semtler oldu. Kronotrop, Coffee Sapiens her Pazarın vazgeçilmez durakları olurken check-inler kahve dükkanları ile doldu. Belçika işi soğuk kahve setleri, kese kağıtlarında birbirinden minimalist çekilmiş – çekirdek kahveler ve mutfaklarda bunlara ayrılan köşeler işin yan ekonomisi olarak kendini gösterdi.IMG_1649

İtalyada yaşadığım zamanlardan kahve dünyasına aşina olmakla beraber üçüncü dalga kahve benim için de yeni bir kavramdı ve Avrupa bazlı teknikler, Amerika temelli dekorasyon şekli ve farklı kıtalardan çekirdeklerle çok eklektik bir kültür olması dikkatimi çekti. Kısa bir araştırmayla, wikipedia’da üç kahve dalgasının neler olduğunu öğrenebiliyoruz. 2002’de ilk defa kullanılan üçüncü dalga tabiri, 2008’de yeme içme yazarı Jonathan Gold tarafından benim yorumlarımla şöyle açıklanmış:

1. dalga:  kahvenin paketlenmiş bir market ürünü olarak pazara çıkması. Satın alma ve tüketim hızlı tüketim malları mantığına göre işlerken, işin servis boyutu düşünülmüyor bile. Amerikan kültürünün vazgeçilmez parçası promosyon, indirim, raf düzeni ve kuponlar bu kategoride de önemli.

2. dalga: Amerika’da Peets ama global boyutta Starbucks ile temsil edilen dalga. Pazarlamada bir çığır açtığını karşıtlarının bile kabullendiği bir marka olan Starbucks ile ikinci dalgada, kahve artık bir ürün değil deneyim. Paketli mal değil bir hizmet. Ürün çeşitliliği oldukça artmış, yöresel espresso ya da güney Amerika çekirdekleri kategorilendirilmiş, tüketici bir çok seçimle karşı karşıya. Aynı zamanda hizmeti alan kişi pasif değil, şurubunu boyutunu sütünün tipini seçen aktif bir katılımcı. Bu döneme damga vuran en önemli pazarlama terimleri ise “deneyim” ve “zincir”. Seçeneklerin fazlalığı, fiyatların iki katından fazla yükselişini getirirken hizmet kalitesini tutturabilen ulusal zincirler bu dalgadan alnı açık çıktı. Zincir işletmelerle beraber standartlaşma ve ticarileşme ortaya çıktı. Starbuck kahve kültürü hem kendi kültürünü hem de onyıllar içinde karşı kültürünü yarattı yani…:

3. dalga: Kimi tanımlara göre bağımsız kahve, kimilerine göre ise kahve sanatı dönemine girmiş bulunuyoruz 2008 itibariyle. Starbucks’ın ve Caffe Nero’nun İtalyan kahve kültürü simgelerine oturttuğu kuruluş hikayelerine zıt olarak bu dalga İtalya’da kabul görmeyen, New York, Londra ve Melbourne gibi kozmopolit kentlerden yayılan bir dalga. Tüketicilerin içtiği kahveyi tanıması, üretim ve sunumun tüm aşamalarına hakim olarak çekirdeği tanıması, yöreleri birbirinden ayırması, sanat hatta zanaat olan filtreleme, çekme gibi işlemlere yakın olması amaçlanıyor. Latte art yani kahve üstüne konulan süt köpüğüyle şekiller yaratma, brewery artist yani kahvenizi sunan kahve sanatçınız sıkça duyduğumuz kavramlar.

ritualİşin tüketici tarafına bakarsak, ürünün değil deneyimin de değil ama bir kültürün fiyatlandığını görüyoruz artık. Kahvenin Türk, İtalyan ya da Amerikan kökenlerinden kopup her bölgenin ayrı ayrı özümsendiği daha geniş bir perspektif ve dolayısıyla daha fazla seçenek ürün gamında öne çıkıyor. Yan ekonomisini yaratan, kupalar, kahve makinaları, değirmenleri ve çekirdekleri ile evinizde de devam ettirebileceğiniz kahve ekonomisi, sosyal medyada ise tam bir fenomen oldu. Sırf kahve konulu paylaşımlar binlerce hesaba ilham kaynağı oldu, kış ve hipster kültürü ile özdeşleşti. Kahve sanatı bir ritüel olarak günlük hayata kabul edildi.

Bir diğer perakende temelli etkisi ise genellikle küçücük metrekarelere sıkışmış bu yerel işletmelerde mecburen müşterilerin ve sahiplerin içiçe olması, bu küçük metrekarelerde tanışan insanlar, paylaşılan ortak bir kültür ve satıcı ile müşteri arasında gittikçe şeffaflaşan sınırlar. Mahalle kültürünün bir bakıma geri gelişi ve fair trade’in yeniden gündeme gelmesi ise en sevindirici tarafları.

4. dalgada hangi yöne gideceğimizi bir tüketici davranışı analizcisi olarak şimdiden merakla bekliyorum…

Bazı kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Third_wave_of_coffee
http://www.themagger.com/ucuncu-dalga-kahve-istanbul-kahve-mekanlari/

 

“2015” Yılında E-ticarette Kargo Ücreti Sorunsalı.


 

Ucretsiz KargoGeleceğe Dönüş’te bahsedilen efsane yıllara geldik, geçiyoruz. Delorean ile zamanda yolculuk edemiyoruz peki, kabullendik, hayallerimiz günümüze uymadı, bir gün gerçekleşecek, inanıyoruz. Ama şunu hala anlamıyoruz: “Biz bu yıllarda, neredeyse uzay çağı dediğimiz günlerde, teknoloji zirve yapmışken e-ticarette kargo ücreti ödüyoruz? E-ticaret markaları buna bir çare bulamayacak mı?

Çare bulunamadığı gibi, “KARGO BEDAVA!” şeklinde, sanki çok önemli bir şey yapmış edasında e-postalar, mesajlar almaya devam ediyoruz, sitelere girdiğimizde patlangaçlarla karşılaşıyoruz. Kredi kartı çekimlerinde artı kargo ücreti bilmem kaç TL yazısı her an yanımızda. n11.com gibi kocaman markalar da var ki kapıda karşı taraf ödemeli kargo ile karşılaşıyoruz. Sürprizzz!

E-ticaret markalarının günümüzde acilen, kargo ve tüketiciyi muhattap etme alışkanlığını bir tarafa bırakması gerekiyor. Kendi içlerinde anlaşma, kendi kargo şirketini kurmaya kadar gidebilir bu mesele.

Yeter ki artık “doğum gününüzde kargo ücretsiz!” mesajları almayalım. Tüketici bunun bir iyilik olmadığını bildiği gibi, bu durum dalga geçilir bir renge büründü. Bu bir marka için, marka imajı için hoş değil. Yüksek marka kimliklerinde aracı ücreti tüketiciden gizlenir. Rakamlar zaten 3 TL, 5 TL komikliğinde. Bu e-ticaret markalarının çözebileceği bir problem olmalı, hali hazırda hala online alışverişten biraz da olsa ürken tüketicileri daha fazla irite etmemek ve kurumsal kimliği oturtmak için.

Kararamayan Kara Cuma Sonrası


 

o-BLACK-FRIDAY-HELL-570Kara Cuma, Amerika’da Şükran Günü’nün hemen ertesi günü yani Kasım’ın 4. Cuma gününü temsil ediyor. Bu günün alışverişle ilişkilendirilmesi ise Amerikalıların ve hatta Avrupalıların ve dünyanın çok önem verdiği Noel ve Yılbaşı alışverişi çılgınlığının başlangıç günü olarak sayılması. Yani bugünden sonra her yer yılbaşına hazır ve Kara cuma’da tüketilen indirimli ürünler ve fırsatlardan sonra artık hazırlıkların yılbaşı fiyatlarından yapılması gerekliliğinden bir kaçış.

Bu sene yine günler öncesinden ortamın kızıştırılmasının ardından Kara Cuma Amerika’da nasıl geçti diye bakıldığında, sayısal olarak %11 harcama azalması ve gözle görülür perakende mağaza ziyareti azlığından bahsedilebilir. 133 milyon ziyaretçi sayısı çok yüksek olsa da öneceki yıllara göre ABD için düşüş gösteriyor. Her ne kadar çevrimiçi alışverişini o gün 4e katlayan IBM gibi teknoloji firmaları durumdan şikayetçi olmasa da, durum perakende sektörü için sinyal veriyor.

Özellikle politik olarak kötü bir zamanla çakıştığını söyleyebiliriz. Amerika’daki polis gösterici gerginlikleri ve yer yer yaşanan olayların etkisi olması bekleniyordu, öyle de oldu. İkinci nedense tabiki sadece parmaklarımızı oynatarak, soğukta dışarı çıkmadan kapımıza gelen paketlerle kara Cuma’yı yakalamak yani internet alışverişinin etkisi. Her ne kadar bu istatistiklerde çevrimiçi alışveriş de olsa örneğin Best Buy gibi büyük sitelerin çökmesi ve kitlenmesi internetten alışveriş alışkanlığının bu perakende karnavalı günde bile kırılamadığını gösteriyor.

rampage-black-friday-w724Bu azalmanın sebepleri arasında üçüncü olarak gösterilen ve benim en olumlu bulup dikkatle gözlemlediğim yeni olgu ise Amerikan tüketicisinin (en azından göze çarpan bir kısmının) artık kendini sorumlu ve akıllı tüketici olarak tanımlamak istemesi ve pazarlama oyunlarından etkilenmiyorum, büyüsünü kaybetti, ekonomik iyileşmeye inanmıyorum gibi söylemleri olması.

Belki de artık bir televizyona asılan 7 kişinin birbirinin saçını çekmesi gibi sahnelerle alışverişi körükleme stratejisi işe yaramıyordur? 

Başka Yerde Şubemiz Yoktur, Marka Sırrımız Budur!


 

GorselBulundukları semtlerle anılan, yılların izini taşıyan ve en önemlisi lezzetini başka hiçbir yerde, benzerlerinde bulamayacağınız eski İstanbul markaları. Fatih Vefa Bozacısı, Eminönü Kurukahveci Mehmet Efendi, İnci Profiterol, Karaköy Güllüoğlu bu mirasçı, babadan oğula, oğuldan toruna geçen efsane markaların bazıları.

Peki bu markaların eşsiz lezzet sırrı ne, nasıl her gün yeni bir yer açılıp aynı hızla kapanırken yıllara meydan okuyan lezzet ve sarsılmaz imaj nerden geliyor?

Öncelikle bu markaların hedef kitlesi ve tüketicisi de markanın kendi gibi babadan oğula geçiyor. Bir alışkanlık, sadakat.

İkincisi markaların özellikle belirttiği “başka yerde şubemiz yoktur” olayı. İçeri girdiğiniz anda tarihi her noktada hissedebiliyorsunuz, üstelik lezzet de gerçekten benzersiz. Çünkü sır da miras olarak, tek noktada kalıyor, şubelere dağılmıyor. Böylece bir bozulma yaşanmıyor. Başka yerde Vefa Bozası’nın tadını bulmanız mümkün değil, üstelik marketlerde bulunan Vefa etiketli bozalarda bile.

Üçüncüsü ise deneyim. Aslında bu İstanbul markaları tarihe tanık olmuş, pek çok köşesinde bunu görebilirsiniz. Vefa’da asılı Atatürk’ün boza içtiği bardak, eski stil dekorasyon, büyük mermerler, tarihi dokuyu yansıtan bir ışıklandırma…

Bu markaların bir özelliği de hızdır, sadece lezzet için profiterolünüzü yer çıkar, bozanızı leblebi ve tarçınla içer, baklavınızı yer kalkar ve kahvenizi alır gidersiniz. Yemek-içmek için, yaşamak için, vakit geçirmek için değil.

İnci istisna olarak taşınmak zorunda kaldı ama yine aynı tarzıyla Mis Sokak’ta mutlaka gidin. Vefa’da bozanızı için, “Karaköy” Gülloğlu’nda baklavınızı yiyin bir de çay için, bir daha bu ürünleri başka yerde tüketmezsiniz, lezzet alamazsınız. Eski İstanbul’un tadı damağınızda kalsın istiyorsanız tabii ☺

Pazarlama ve Satış Arasındaki Ezeli Rekabet mi? Ebedi Kazanç mı ?


 

Pazarlama ve Satış genelde birbirlerine karşı önyargılıdırlar. Satış için pazarlama hipermetropi, Pazarlama için satış miyopidir. İkisi de birbirlerini küçümserler ve ikisi de buna istinaden başarısız olur.

Satış, pazarlamacıların satış sürecinde müşterilerle daha mesafel1e5accei olduğunu ve müşteriler ile ilgili ortaya çıkan bütün durumlardan bihaber olduğunu düşünme eğilimindedir. Bu sırada pazarlama ise satışın bireysel müşteriye daha fazla odaklanarak büyük pazarın farkında olmadığı ve geleceği tehlikeye atarak yapılan kısa vadeli eylemler olduğunu düşünür. Genellikle işletmelerde ve zihinlerde bu ikisi birbirine karışmış durumdadır. Bunun sebepleri ise ekonomik ve kültürel değişiklikler olarak görülebilir. İşletmelerin bu iki birime yeterince bütçe ayırmak istememesi ve yöneticilerin satış biriminin pazarlamanın bir parçası olduğunu görmemesinden kaynaklanır.

Pazarlama ürün veya hizmetimizi hedef kitlenin ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda sunulmaya hazır bir değer haline getirmeyi pazarlama karması kapsamında amaçlarken, satış ise müşteriye sunmaya hazır bu değeri satma eylemi ve işletmeye finans kaynağı oluşturma sürecinin faaliyetidir. Satışçılar kendilerini düşünerek kendisine belirlenen kota hedefini tutturmak için düşük kar oranlı ürünlere yönelirler. Pazarlama ise kota yoktur işletmeyi düşünür, yüksek kar oranlı ve geleceği olan ürünlerin satılmasını ister. Belirlenen bütçeler Pazarlama ve Satış çatışmasında kazananı belirlemek için etkili rol oynar.

Pazarlama fonksiyonu ise işletmeden işletmeye önemli ölçüde bütçe ve yönetim anlayışı doğrultusunda farklı rollere bürünebilir. Çoğu işletmeler pazarlama odaklı olmayı 4p içinden sadece “Promotion” kısmı olduğunu düşünmekten öteye gitmezler ama başarılı şirketler, organizasyonun “Pazarlamanın Öncülük Ettiği” bir işletme haline gelmesi gerektiğine inanırlar. Örneğin Coca-Cola, IBM, General Electric gibi şirketlerde ciddi ve özel bir güç olarak gördükleri pazarlamaya özen gösterirler. Tanımlanmamış ilişki türünde birimler bağımsız hareket eder ve büyürler, herhangi bir problem çıkmadıkça bilgi akışı söz konusu değildir. Tanımlanmış ilişki içinde süreçler ve kurallar belirlenmiştir, bu anlaşmaya ve sorumluluklarına bağlı kalarak ortak hareket ederler. Satış ve pazarlama uyumunda net sınırlar vardır ama bu sınırlar esneyebilir. Satışçılar ve pazarlamacılar birbirlerine uyum göstermeye gayret ederler. Bütünleşmiş ilişki ise sınırları ortadan kaldırır, bütçeleme daha esnek ve daha karmaşık hale gelir, ”Beraber yükselip beraber düşme” kültürü gelişir. Tanımlanmamıştan tanımlanmışa geçişte pazarlamanın rolü esas olarak satış gücünü destekleme halinde geçerlidir, yöneticiler ilişkinin açık kurallarını oluşturmak zorundadır. Tanımlanmıştan uyumluya geçiş, uyumlu bir ilişki oluşturma ve yeni beceriler eklemek için; Disiplinli iletişimi teşvik etme, ortak görevler yaratma ve işleri rotasyona sokma, satış gücüyle çalışmak üzere pazarlamadan bir arabulucu atama, pazarlamacılarla satışçıları yan yana koyma, satış gücünün geribildirimini iyileştirme adımlarını atmak gerekir. Uyumludan bütünleşmiş bir ilişkiye geçmek için; Baş gelir görevlisi atama ,pazarlamayı iki gruba ayırma, paylaşılan gelir hedefleri ve ödül sistemleri oluşturma, satış ve pazarlama ölçülerini bütünleştirme yapılabilir. Bu iki birimin ölçülebilir olması için pazarlamacılar uzun vadeli planlar yaptıkları için uzun vadeli değerlendirilmeleri gerekir. Satışçıların değerlendirilmesi pazarlamacılara nispeten daha kolaydır. Satış kotaları ve yüzdeleri, brüt kar gibi daha nicel değerler taşır.2b05eca

Pazarlama’ya hareket etme imkanı bırakılır ve pazarlama karmasının gerekleri yerine getirilirse; müşteri talepleri doğru karşılanır ve memnuniyet artar bu memnuniyet arttıkça satış departmanı daha kolay satarken, pazarlama aynı zamanda işletme için daha kolay plan yapabilir. Ve yıllardır karıştırılan bu kavramlar daha net anlaşılabilir. Ne dersiniz? Pazarlama ve Satış barışırsa kazanan hem müşteri hem işletme olmaz mı ? Bu kavramlar arasındaki ezeli rekabet, ebedi kazanca dönüşebilir mi ?

« Previous Page - Next Page » Scroll to top