Pazarlama

“2015” Yılında E-ticarette Kargo Ücreti Sorunsalı.


 

Ucretsiz KargoGeleceğe Dönüş’te bahsedilen efsane yıllara geldik, geçiyoruz. Delorean ile zamanda yolculuk edemiyoruz peki, kabullendik, hayallerimiz günümüze uymadı, bir gün gerçekleşecek, inanıyoruz. Ama şunu hala anlamıyoruz: “Biz bu yıllarda, neredeyse uzay çağı dediğimiz günlerde, teknoloji zirve yapmışken e-ticarette kargo ücreti ödüyoruz? E-ticaret markaları buna bir çare bulamayacak mı?

Çare bulunamadığı gibi, “KARGO BEDAVA!” şeklinde, sanki çok önemli bir şey yapmış edasında e-postalar, mesajlar almaya devam ediyoruz, sitelere girdiğimizde patlangaçlarla karşılaşıyoruz. Kredi kartı çekimlerinde artı kargo ücreti bilmem kaç TL yazısı her an yanımızda. n11.com gibi kocaman markalar da var ki kapıda karşı taraf ödemeli kargo ile karşılaşıyoruz. Sürprizzz!

E-ticaret markalarının günümüzde acilen, kargo ve tüketiciyi muhattap etme alışkanlığını bir tarafa bırakması gerekiyor. Kendi içlerinde anlaşma, kendi kargo şirketini kurmaya kadar gidebilir bu mesele.

Yeter ki artık “doğum gününüzde kargo ücretsiz!” mesajları almayalım. Tüketici bunun bir iyilik olmadığını bildiği gibi, bu durum dalga geçilir bir renge büründü. Bu bir marka için, marka imajı için hoş değil. Yüksek marka kimliklerinde aracı ücreti tüketiciden gizlenir. Rakamlar zaten 3 TL, 5 TL komikliğinde. Bu e-ticaret markalarının çözebileceği bir problem olmalı, hali hazırda hala online alışverişten biraz da olsa ürken tüketicileri daha fazla irite etmemek ve kurumsal kimliği oturtmak için.

Kararamayan Kara Cuma Sonrası


 

o-BLACK-FRIDAY-HELL-570Kara Cuma, Amerika’da Şükran Günü’nün hemen ertesi günü yani Kasım’ın 4. Cuma gününü temsil ediyor. Bu günün alışverişle ilişkilendirilmesi ise Amerikalıların ve hatta Avrupalıların ve dünyanın çok önem verdiği Noel ve Yılbaşı alışverişi çılgınlığının başlangıç günü olarak sayılması. Yani bugünden sonra her yer yılbaşına hazır ve Kara cuma’da tüketilen indirimli ürünler ve fırsatlardan sonra artık hazırlıkların yılbaşı fiyatlarından yapılması gerekliliğinden bir kaçış.

Bu sene yine günler öncesinden ortamın kızıştırılmasının ardından Kara Cuma Amerika’da nasıl geçti diye bakıldığında, sayısal olarak %11 harcama azalması ve gözle görülür perakende mağaza ziyareti azlığından bahsedilebilir. 133 milyon ziyaretçi sayısı çok yüksek olsa da öneceki yıllara göre ABD için düşüş gösteriyor. Her ne kadar çevrimiçi alışverişini o gün 4e katlayan IBM gibi teknoloji firmaları durumdan şikayetçi olmasa da, durum perakende sektörü için sinyal veriyor.

Özellikle politik olarak kötü bir zamanla çakıştığını söyleyebiliriz. Amerika’daki polis gösterici gerginlikleri ve yer yer yaşanan olayların etkisi olması bekleniyordu, öyle de oldu. İkinci nedense tabiki sadece parmaklarımızı oynatarak, soğukta dışarı çıkmadan kapımıza gelen paketlerle kara Cuma’yı yakalamak yani internet alışverişinin etkisi. Her ne kadar bu istatistiklerde çevrimiçi alışveriş de olsa örneğin Best Buy gibi büyük sitelerin çökmesi ve kitlenmesi internetten alışveriş alışkanlığının bu perakende karnavalı günde bile kırılamadığını gösteriyor.

rampage-black-friday-w724Bu azalmanın sebepleri arasında üçüncü olarak gösterilen ve benim en olumlu bulup dikkatle gözlemlediğim yeni olgu ise Amerikan tüketicisinin (en azından göze çarpan bir kısmının) artık kendini sorumlu ve akıllı tüketici olarak tanımlamak istemesi ve pazarlama oyunlarından etkilenmiyorum, büyüsünü kaybetti, ekonomik iyileşmeye inanmıyorum gibi söylemleri olması.

Belki de artık bir televizyona asılan 7 kişinin birbirinin saçını çekmesi gibi sahnelerle alışverişi körükleme stratejisi işe yaramıyordur? 

Pazarlama ve Satış Arasındaki Ezeli Rekabet mi? Ebedi Kazanç mı ?


 

Pazarlama ve Satış genelde birbirlerine karşı önyargılıdırlar. Satış için pazarlama hipermetropi, Pazarlama için satış miyopidir. İkisi de birbirlerini küçümserler ve ikisi de buna istinaden başarısız olur.

Satış, pazarlamacıların satış sürecinde müşterilerle daha mesafel1e5accei olduğunu ve müşteriler ile ilgili ortaya çıkan bütün durumlardan bihaber olduğunu düşünme eğilimindedir. Bu sırada pazarlama ise satışın bireysel müşteriye daha fazla odaklanarak büyük pazarın farkında olmadığı ve geleceği tehlikeye atarak yapılan kısa vadeli eylemler olduğunu düşünür. Genellikle işletmelerde ve zihinlerde bu ikisi birbirine karışmış durumdadır. Bunun sebepleri ise ekonomik ve kültürel değişiklikler olarak görülebilir. İşletmelerin bu iki birime yeterince bütçe ayırmak istememesi ve yöneticilerin satış biriminin pazarlamanın bir parçası olduğunu görmemesinden kaynaklanır.

Pazarlama ürün veya hizmetimizi hedef kitlenin ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda sunulmaya hazır bir değer haline getirmeyi pazarlama karması kapsamında amaçlarken, satış ise müşteriye sunmaya hazır bu değeri satma eylemi ve işletmeye finans kaynağı oluşturma sürecinin faaliyetidir. Satışçılar kendilerini düşünerek kendisine belirlenen kota hedefini tutturmak için düşük kar oranlı ürünlere yönelirler. Pazarlama ise kota yoktur işletmeyi düşünür, yüksek kar oranlı ve geleceği olan ürünlerin satılmasını ister. Belirlenen bütçeler Pazarlama ve Satış çatışmasında kazananı belirlemek için etkili rol oynar.

Pazarlama fonksiyonu ise işletmeden işletmeye önemli ölçüde bütçe ve yönetim anlayışı doğrultusunda farklı rollere bürünebilir. Çoğu işletmeler pazarlama odaklı olmayı 4p içinden sadece “Promotion” kısmı olduğunu düşünmekten öteye gitmezler ama başarılı şirketler, organizasyonun “Pazarlamanın Öncülük Ettiği” bir işletme haline gelmesi gerektiğine inanırlar. Örneğin Coca-Cola, IBM, General Electric gibi şirketlerde ciddi ve özel bir güç olarak gördükleri pazarlamaya özen gösterirler. Tanımlanmamış ilişki türünde birimler bağımsız hareket eder ve büyürler, herhangi bir problem çıkmadıkça bilgi akışı söz konusu değildir. Tanımlanmış ilişki içinde süreçler ve kurallar belirlenmiştir, bu anlaşmaya ve sorumluluklarına bağlı kalarak ortak hareket ederler. Satış ve pazarlama uyumunda net sınırlar vardır ama bu sınırlar esneyebilir. Satışçılar ve pazarlamacılar birbirlerine uyum göstermeye gayret ederler. Bütünleşmiş ilişki ise sınırları ortadan kaldırır, bütçeleme daha esnek ve daha karmaşık hale gelir, ”Beraber yükselip beraber düşme” kültürü gelişir. Tanımlanmamıştan tanımlanmışa geçişte pazarlamanın rolü esas olarak satış gücünü destekleme halinde geçerlidir, yöneticiler ilişkinin açık kurallarını oluşturmak zorundadır. Tanımlanmıştan uyumluya geçiş, uyumlu bir ilişki oluşturma ve yeni beceriler eklemek için; Disiplinli iletişimi teşvik etme, ortak görevler yaratma ve işleri rotasyona sokma, satış gücüyle çalışmak üzere pazarlamadan bir arabulucu atama, pazarlamacılarla satışçıları yan yana koyma, satış gücünün geribildirimini iyileştirme adımlarını atmak gerekir. Uyumludan bütünleşmiş bir ilişkiye geçmek için; Baş gelir görevlisi atama ,pazarlamayı iki gruba ayırma, paylaşılan gelir hedefleri ve ödül sistemleri oluşturma, satış ve pazarlama ölçülerini bütünleştirme yapılabilir. Bu iki birimin ölçülebilir olması için pazarlamacılar uzun vadeli planlar yaptıkları için uzun vadeli değerlendirilmeleri gerekir. Satışçıların değerlendirilmesi pazarlamacılara nispeten daha kolaydır. Satış kotaları ve yüzdeleri, brüt kar gibi daha nicel değerler taşır.2b05eca

Pazarlama’ya hareket etme imkanı bırakılır ve pazarlama karmasının gerekleri yerine getirilirse; müşteri talepleri doğru karşılanır ve memnuniyet artar bu memnuniyet arttıkça satış departmanı daha kolay satarken, pazarlama aynı zamanda işletme için daha kolay plan yapabilir. Ve yıllardır karıştırılan bu kavramlar daha net anlaşılabilir. Ne dersiniz? Pazarlama ve Satış barışırsa kazanan hem müşteri hem işletme olmaz mı ? Bu kavramlar arasındaki ezeli rekabet, ebedi kazanca dönüşebilir mi ?

“Kız Gibi”sin! #likeagirl


 

“Ben hiç kız gibi değilim”, “kızlarla değil erkeklerle daha iyi anlaşıyorum”, “kız gibi giyinmem, erkek gibi yerim” tadında kızlığı reddeden ifadeler tüm dünyada yaygın olsa gerek ki, P&G Always markası (Türkiye’nin jenerik ped markası Orkid) için #likeagirl adı altında gayet güzel bir kampanya hazırlamış.

Özellikle yeni yeni Always dönemine giren kızlar bu durumu daha derin yaşıyor. Tam da Always/Orkid markasıyla ilişki kurmaya başlarken farklılığı anlıyorsunuz. Belki de o yaş grubundaki kızlar tarafından güçsüzlük olarak görülen bir durum. “Niye ki?” diye karşılanan, tuhaf bir duygu hali. O yüzden kampanya nokta atışı.

İşin kötüsü; “ben kızları sevmem, hiç kız gibi olmadım, onlar gibi giyinmem” tarzında 25-30 yaş grubunda kadın yorumlarına şahit oluyorum. Travma olarak kayıt altına alınmış, erkek güçlü figür ve bu en güzel kadınlık dönemine yansımış, yazık olmuş. Twitter’da sanırım etkileyici durduğuna inanılarak çok açıkça küfür eden kadınlar görüyorum, ama her dakika. Ben de arkadaş arasında süper terbiyeli biri olarak bilinmem ama orası herkese açık bir alan ve siz istemeseniz de tümden bir imaj yaratıyor. Ve bu imajın altında kadınlığı tamamen inkar etmek, ondan utanmak var. İşte Always’in anlattığı durumun ileri yaşa yansıyan korkunç yüzü. Gerçek olmayan zorlama erkeksi davranışlar. Burada Freud’a da danışalım derim ama iş uzar ☺

Fiziksel güç, kültürel baskılar, erkeksin sen alt yapısı dışında, bazı kızların da çok fazla kız gibi davranması da bu durumda söz sahibi. Lisedeyken erkek arkadaşa ayıcık hediye etmeye dayanan empati yoksunu eğilimlerin yıllar ilerledikçe evlenmeye programlanmışlıktan öteye geçemeyen hali mesela.

Tabi ki neyseniz o olun ama tam da bunu yaptığınız anda kendiniz olamıyorsunuz, e çünkü kadınsınız. Elbette kafanıza top geldiğinde ağlayın, iş dünyasında duygusal tepkiler verin demiyorum sadece Orkid’in dediği gibi “kadın olmak çok güzel” diyorum. Kültüre, fiziksel güce bakmayın ve kız gibi dövüşün kızlar! Türkiye’de bazen Muhammed Ali gibi dövüşmeniz gerekebilir tabi, ayarlarsınız, ayarlarız ;)

Artık kadınlar; sporda, yöneticilikte, iş dünyasında “erkek gibi” olgusuna ihtiyaç duymayacak konumda. Cinsiyet ayrımı yapmak gereksiz hale geldi. Çivi de çakarız, spor reklamı da yazarız, hiç sorun değil. Psikolojik ön yargılar devam etse de biz kendimize fazlasıyla yer açtık. Always’i, tebrik ediyor, gelecek nesillere bu konunun dahi saçma gelmesini diliyor ve #likeagirl diyoruz. Doğallıkla…

Ürün yok Deneyimler var


 

Son günlerin başarılı reklamlarından biri de Sütaş’ın Labne peynir reklamları serisi. En büyük rakibi Pınar’a karşı güçlü bir konumlandırma ve bilinirlik yaratması gereken bu ürün için reklamların ana teması “Labne Anları” olarak belirlenmiş. Hayatta unutamadığımız, tadına doyamadığımız deneyimler (ör. annenin bebeğinin ilk kelimesini duyuşu, küçük bir çocuğun müsamere sevinci) ve bunlardan alınan unutulmaz mutluluk hatıraları peynir deneyimiyle eş tutulmuş.

Bu reklamların başarılı olmasının sebeplerinden belki en önemlisi artık deneyimler ekonomisinde yaşadığımız. En bilinen yazılı formunu Pine ve Gilmore’un kitabında ve yazılarında bulabileceğiniz bu kavram artık tüketim hayatının merkezinde. Pazarlamaya çalıştığınız şeyleri öncesi, esnası ve hatta sonrasıyla bütün bir deneyim olarak düşünüp o şekilde konumlandırmayı denediniz mi hiç? Bu sürece dahil olan arzulama, beraber yaşama, duyuları kullanma, ayrılma ve hatta yoksunluk çekme gibi aşamalar ve her skaladan duygularla beraber düşünülen bir ürün, bir peynir kadar basit bile olsa, deneyimler olarak yer alıyor tüketicinin beyninde.

MUHTEŞEM PAZARLAMA HATASI: E-BİLET SİSTEMİ PASSOLİG


 

Bu aralar gündeme gelen fakat uzun süredir planlanan ve temelleri üç yıl önce atılan e-bilet sistemi, ülkemizdeki adıyla “PASSOLİG” projesine pazarlama açısından bakacak olursak ortaya çıkan tablo pek parlak gözükmüyor. Taraftar kadar kulüplerin de zarar göreceği çok açık, çünkü sistemi nereden tutsak elimizde kalıyor. Bütün bilgilerini tanımadığı bu sistemle paylaşmak istemeyen taraftar mı ? Kendi taraftar topluluğu için yatırım yaptığı  pazarlama faaliyetlerini riske atmayacak kulüpler mi ? Arada sırada spor zevki olan ve yılda birkaç maç için ekstradan bir ücrete katlanmayı göze almayacak vatandaş mı ? Hangi grubu gelecek bu yeni sistemin onlar için yararlı olacağına ikna edebilirsiniz. Elbette ihaleyi alan grup hariç hiçbirini !

Hatırlayalım, 31/3/2011 yılında TBMM’de çıkan 6222 sayılı yasa ile başlamıştı ve yasa diyordu ki: Karşılaşmalarda olay çıkartan kişiler artık bireysel olarak olaylardan sorumlu olacaklardır, saha kapatma ve para ve cezasını kulüplere kesmek yerine bireysel olarak müsabakaları seyretmekten men etme yoluna gidilecektir. Bunun sağlanabilmesi için gerekli altyapıyı kurmaktan kulüpler sorumludur.”  Aslında yazılanlara bakınca kulağa mantıklı geliyor, başkasının yaptığı hatanın bedelini niye ben veya desteklediğim kulübüm ödesin ki ? Holiganizm korkutuyorsa eğer günümüz teknolojisinde bunları tespit etmek zor değil. Geçmiş yıllarda bile sezonluk kart, bilet alınırken istenen türlü bilgiler ile her kulüp tarafından bu altyapı kurulabilir ve eğer amaç buysa zaten gerekenler yapılarak önlemler alınabilir.  Asıl amaçlanan bu olmadığı için  zaman geçtikçe madalyonun öbür yüzü ortaya çıktı. Yasaya tabi bir ticari sözleşmeyle beraber yeni kurulan ve hükümete yakın bir banka üzerinden ortaya çıkmasının yanında insanları almaya mecbur bırakması iyice kafalardaki resmi netleştirdi.

Peki bu sistemde muhteşem pazarlama hataları nerede ? Kısaca anlatmaya çalışacağım.

1)Tek taraflı fayda sağlayan pazarlama, pazarlama değildir:
 Siz zorla insanlardan paralar alıp karşılığında onlarda zaten olan bir ürün veya hizmet veremezsiniz. Anlamlı bir “değer önerisi” üretmeden, istek ve talepleri dikkate almadan“Ben de varım” mantığıyla hareket edemezsiniz.

2)Pazarlama gönül ilişkisidir, zorlamayla bu ilişki kurulmaz: Bazı kanunlarla ve yönetmeliklerle  yapılan dayatmalar, ileride yapılacak pazarlama faaliyetlerine de zarar verir. Taraftarları  garanti para gibi görmek ve belirli noktalara yönlendirmekle karşılıklı bir ilişki kurulamayacaktır.

3) Faydalı ve yapılandırılmış pazarlama sistemlerine zarar verilemez: Kulüplerin yıllardır sürdürdüğü aktiviteleri ve taraftarların alıştıkları bu sistemleri soyut tanımlarla yıkmaya çalışmak, faaliyetlerini bitirecek adımlar atarak onlara zarar vermek akıllıca olmayacaktır.

4) Pazarlama özgürlükleri kısıtlamaz: Sürekli olarak maçlara gitmeyen vatandaşın arada sırada spontane olarak maçlara gitme özgürlüğünü, yakınını maça getirmek isteyen taraftarların spor müsabakalarını yakınlarıyla yan yana izleme özgürlükleri ellerinden alınamaz.

Bu uygulama, zaten marka imajı yerlerde olan Türk sporuna yeni bir darbe vuracaktır. Her yıl ekstradan yıllık kart ücreti, maç başına kesilen ücret, kargo masrafı, her kişi için ayrı kart çıkarılması, bunlarla geçecek zaman kaybı vs derken Anadolu’da az olan ilgi daha da azalacak ve sadece taraftara değil kulüplere de zarar verecektir. Büyük kulüplerin ise zaten var olan anlaşmalarına zarar verme potansiyeli olan bu uygulama onlara da hoş gelmeyecektir. Bu yüzden gelecek kitlesel ve toplu tepkilerle bu yapının karşısında beraber durmaya çalışılacaktır. Şu an alınan taraftar tepkilerine dayanarak oluşan değerlendirmem düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı oluşursa ve kulüplerin taraftar toplulukları ortak hareket ederse sadece TFF değil yayıncı kuruluş bile tehlikeye girebilir. O zaman vay haline onların ! Kaş yaparken göz gider.Projenin diğer tarafı Aktifbank için ise etik olmasa bile bu durum bulunmaz nimet cinsinden. Yıllarca yapılacak reklam ve pazarlama giderlerini kulüplere aktarma fikriyle daha efektif bir kitleye sahip olmak sanırım bu tür  her şirketin hayal ettiği şeyler ama unutmayalım pazarlama insanların cebinden parasını almak, onlara bir takım şeyler dayatmak değildir. Gerçek pazarlama değer yaratır, baskılarsa isyan çıkartır.

Kızların Erkeklere Serzenişi Modaya Yansırsa :)


 

Baskılı t-shirtler, bu yılın kadın modasına eğlenceli bir bakış açısı getirirken; Instagram, Twitter gibi sosyal medya kanallarında kızların erkeklere mesajlar gönderdiği hatta daha günlük bir dille laf soktukları mesajları içeriyor. Sosyal medya ikili ilişkiler çatışmaları resmen modaya gelmiş, pazarlama stratejisi olarak karşımıza çıkmış. Çok akıllıca. Artık t-shirtlerimizle de laf sokup, güçlü görünebiliriz :)

“Drama Queen, I Hate U!, I am selfish!” Zara, Twist, Pull&Bear’da bulabileceğiniz bazı örnekler. Kadınların güçlü ve seksi duruşu zaman zaman bu şekilde modaya yansıyor. “Nasıl hissediyorsan öyle giyin” taktiği de cabası. Sosyal medya izlenimleri-gözlemleri, moda ve pazarlama bir arada, daha ne isteriz?

« Previous Page - Next Page » Scroll to top