Reklam

Erkekler M&M sever: “M&M’s: Love Ballad”


 

Malum erkekler her çikolatayı, şekeri yemez. Onların bir karizması var. Ancak Tobleron ve M&M’i kendilerine yakıştırıyorlar. Marka konumlandırması açısından da bu iki marka -erkek adama- çok daha yakın. İşte M&M’in erkeklerin hayalleriyle süslenen, kızlar sizi böyle sever, belki yer temalı reklam filmi :)

http://www.youtube.com/watch?v=2KiR7rMB5Jg

Erkekler çikolata yemek ve kendileriyle bütünleştirmek için sebep arıyorlarsa M&M onlara çok güzel bahaneler sunmuş. Üstelik hem sevimli hem çekici erkek M&M imajıyla.

Elbette kızlar da M&M tercih edebiliyor ama reklam mesajı ortada. Bu filmde kadınlar romantik, şaşkın ve utangaç erkek cazibesiyle vurulmuş. Böylece her iki cinse de güzel göndermeler yapılmış. O halde unisex afiyet olsun!

Bir Strateji Olarak Ciddi Konulara Komik Yaklaşmak: Prezervatif Reklamları ve Yaratıcılık


 

Global vizyondan baktığımızda cinsellik, arkadaş ortamlarında eğlenceli bir tavırla yaklaşılan, gülümseten yanıyla karşımıza çıkar. Bu cinselliğin sosyolojik durumu. Kişisel tecrübeye ve detaya indiğimizdeyse durum değişir. Çünkü aslında çok ciddi, tarzınızı ve yaşam biçiminizi yönlendirecek bir konuyla karşı karşıya olduğunuzu farkedersiniz. Kalabalık içerisinde bu derece gülmenizi, eğlenmenizi sağlayan şey büyük ölçüde mevzunun ciddiyeti ve hassasiyeti. İşte prezervatif reklamları da tüketiciyi bu sosyal ve bireysel psikoloji dilemmasıyla yakalıyor.

Yapılan araştırmalar pek çok çiftin, “prezervatifin olayın büyüsünü bozduğunu, hissi azalttığını, sevgiliyle araya giren bir engel olduğunu” düşündüğünü ortaya koyuyor. Yani çiftlerin prezervatife bakış açısı çok iç açıcı değil. Evli eşler ise genel anlamda, alışkanlık sonucu kondom kullanma gereği bile görmüyor. Tam bu noktada prezervatif reklamları devreye giriyor ve sıkıcı süreci eğlenceli bir hale getiriyor.

Kondom reklamlarının tarzı kendi arasında farklılaşabiliyor. Ülkelere, sosyal sorumluluğa ya da ürüne göre. Örneğin ürün large prezervatifse direk olaya atıfta bulunuluyor. Eğer işin ucunda sosyal mesaj kaygısı varsa HIV bir numaralı tema. Türkiye gibi ülkelerde ise “Bana bir şey olmaz” mantığı üzerine giden O.K gibi reklamlar. Tüm bu farklı stil kampanyalar ortak bir noktada buluşuyor; espri ve eğlence.

Durex’in yasaklı reklamını çoğunuz hatırlarsınız. Buluşmanın sonunda nereye bağlanacağını, erkeklerin genel mantığını esprili bir dille aktarmış. Yine komiklik bizimle. Düşündüğümüzde reklam filminde anlatılan erkek mantığı kızları sinirlendiren bir durum. Ama reklama gülüyoruz.

Prezervatif reklamları eğlenceyi ciddiyetin arkasına özendirme stratejisiyle saklıyor. Süsleyerek, çok başarılı bir cinsel yaşamınız olacağını vaad ediyor. Genellikle bu reklamlarda olaya gönderme yapılır, açık sahnelerden özenle kaçınılır. Bu da işin mahremiyet, yasak ve merak bölümü. Eğer prezervatif reklamları ciddi olsaydı, Amerika’da %40’larda, Avrupa’da %70’lerde seyreden kondom kullanım oranları bu denli yüksek olmazdı. Mesela Türkiye’de bu oran %8’lerde kalıyor. Ülkemizde çok sık kondom reklamı yayınlanmadığından, yasakçı zihniyetten, Türk markaların azlığından, belki de espri anlayışımız gelişmediğinden bu berbat oranlardayızdır…

Sonuçta yaratıcı prezervatif reklamları, rakamlara da baktığımızda toplum bilinci oluşturabiliyor. Zeki yaklaşımlar kitleler üzerinde etki yaratabiliyor. Türkiye’de de aynı performansı birgün göreceğimizi umuyorum.

2012’nin En İyi Reklamları ve Viralleri


 

TheDrum.com ekibi 2012’nin en iyi tasarım, reklam, websitelerini seçmiş. Aralarında daha önce görmediklerim de var. En çok dikkatimi çeken çalışmalar şu şekilde:

Lego – Imagine

Sadece Lego küplerini kullanarak, anlatmak istediğinizi en basit şekilde nasıl ifade edersiniz? İşte Simpsons.

Pepsi Max – Uncle Drew

NBA’de geçtiğimiz yıl, yılın çaylağı seçilen Kyrie Irving’in başarılı bir makyaj sonucu karşımıza Uncle Drew olarak çıktığı videoda, aslında Pepsi tam olarak ne demek istediğini pek belli etmemiş. Sporla ilgilenen insanları mı, aslında gencisi yaşlısı herkes Pepsi içer mi, bilemedim. Ama önemli olan da bu değil, videonun izleyenleri etkilemesi, hoşuna gitmesi önemli, ve bu da videoyu başarılı bir viral haline getirdi. Videoyu izleyen herkes Pepsi’yi en azından başında ve sonunda gördü. Video şu ana dek Youtube’da 18 milyondan fazla izlenmiş.

Sainsbury – Tiger Bread isim değişikliği

3.5 yaşındaki Lily, Sainsbury’ye bir mektup yazar ve Tiger Bread markalarının aslında Giraffe Bread olması gerektiğini söyler. Sainsbury bu mektubu dikkate alır, fikri beğenir ve markanın isminin değiştirilmesine karar verir. Lily’ye de bir teşekkür mektubu yazar, yanına da hediye çeki ekler. Güzel bir marka iletişimiyle birlikte de bu olay başarılı bir virale dönüşür.

TheDrum’ın 2012’de başarılı bulduğu tüm çalışmaları buradan inceleyebilirsiniz.

Best vs. Best


 

THY uzun süredir başarılı bir pazarlama stratejisi yürütüyor. Kevin Costner’la başlayan marka reklamında dünyaca ünlü insanları kullanma planı, THY’nin yeni pazarlama algısı sayesinde takip eden yıllarda daha da gelişerek büyüdü. Bu doğrultuda benimsenen konsept ise -daha fazla kişiye ulaşabilmek adına- “spor” odaklı sponsorluklar yapılması (Manchester United, Barcelona) ve ünlü sporcularla marka elçisi olarak anlaşmalar yapılması (Kobe Bryant, Lionel Messi) üstüne kuruldu.

Bu pazarlama ve reklam sürecinin en son bombası ise Messi-Kobe odaklı THY reklamı oldu. Uzun süredir izlediğim en hoş reklamlardan biri ve bana göre diğer Manchester, Barcelona, Kobe reklamlarının tamamının üstünde bir çizgiye sahip. Futbol vs. Basketbol gibi hakkında çetrefilli tartışmaların döndüğü bir konuda, bu iki spor türünün dünyadaki en iyi temsilcilerini karşı karşıya getirmek tek kelimeyle muazzam bir durum. Üstelik reklam; ünlüleri kullanma biçimi, yerinde mizah, istenilen marka imajını vermesi gibi etmenlerde de oldukça başarılı.

Reklam henüz birkaç gündür yayında olmasına rağmen şimdiden Youtube’da milyonlarca tıklanmaya ulaştı ve eminim ilerleyen haftalarda da bu izlenebilirlik ve reklamdan bahsedilme (konuşulabilirlik) oranı giderek artacaktır.

Not: Bu arada dikkatimden kaçmadı. Messi reklamda daha donuk gözükürken, Kobe Bryant Hollywood’dan alışık olsa gerek, mimiklerini inanılmaz rahat kullanıyor :)

Yılların Yasağı Kalkıyor ama Ne Kadar Gerideyiz? Türkiye’de İlaç Reklamları


 

Türkiye’de yıllarca eczane vitrinlerinden öteye gidemeyen, yaratıcılıktan uzak bir ilaç reklam sektörü gördük. Yapmacık PR çalışmaları, ilgi çekmeyen web siteleri zaman zaman karşımıza çıktı ama yetmedi. Çünkü ilaç reklamları ülkemizde yasaktı. Şimdi bu tabu yıkılyor, yasak kalkmak üzere. Her türlü yasağa karşıyım fakat diğer ülkeler bu konuda oldukça antremanlıyken bakalım biz neler yapacağız?

Yeni kanun düzenlemeleri içeren taslak, ilaçların eczane dışında da satılmasının önünü açıyor ve reklamlar serbest kalıyor. Önce taslağın maddelerine bir göz atalım…

Yeni Kanun Taslağı Kısaca Neleri Değiştirecek?
– Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu kurulacak.
– İlaç Kurumu tıbbi ürünler, özel ürünler, kozmetikler ve tıbbi cihazların üretimi, ithalatı, ihracatı, piyasaya arzı, hizmete sunulması için her türlü düzenlemeyi yapmak ve denetlemekle görevli kılınacak.
– Sağlık Bakanlığı’nın ilaç fiyatlarını belirleme yetkisi sona erecek.
– İlaçların eczane dışında satılmasının önü açılacak.
– İlaçlar için uygulanan reklam yasağı kaldırılacak.

Böylece eğer yasa geçerse hem ilaç marketleri hem de ilaç reklamlarını bolca etrafımızda görebileceğimizi anlıyoruz. Ancak diğer ülkeler bu konuda almış başını giderken biz çok uzun yıllardır bu konuda kılımızı dahi kıpırdatmadık. Şimdi Pfizer’in yaratıcı reklamını ve Abdi İbrahim’in güven vermeyen korkunç reklamını arka arkaya izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

http://www.youtube.com/watch?v=1jyME7rdWJw

Türk reklamcılarının benim düşünceme göre dikkat etmesi gereken nokta, ürün eğer Viagra gibi espriye yatkın bir ürün değilse, duygusal, güven veren bir ton kullanmak. Buna gerek görmüyorlarsa informatif bir dille tüketiciye ulaşmak. Ki bu noktada ilaç reklamları diğer reklamlardan ayrılıyor çünkü karşınızda yer alan tüketici değil hasta. Hastanın sorununa birebir çözüm sunduğunuzu empati kurarak anlatmalısınız ve markayla arasında bir anne-çocuk bağı kurmalısınız. Sonuçta daha iyi bir kot değil daha iyi bir yaşam, sağlık vaad ediyorsunuz. Markanız bu kez tüketicinin yardımcısı, kurtarıcısı. Size en iyi biz bakarız mesajını duygularla ya da bilgiyle vermelisiniz. Eğer Abdi İbrahim gibi bir sosyal bilinçlendirme kampanyasına girdiyseniz komik olmaya çalışmak, sizi komik duruma düşürecektir. Ciddi, otoriter ton veya biraz korkutma, empati yolları en iyisi.

Peki eczanelere ne olacak, ilaç marketlere güvenebilecek miyiz? Eczanelere aile hekimi gibi davranan bir toplumdayız ve bu geleneği değiştirmek en zoru gibi gözüküyor. PR ve online ortama ayrılan bütçeler küçülecek mi? Tüm bunları merak ve heyecanla bekliyoruz. Yaşasın artık bizim de ilaç reklamlarımız olacak :)

“Atıyorum, Öyleyse Reklamcıyım”


 

Reklam kampanya yaratım süreçlerinde, upuzun masalarda, koca koca adamlar-kadınlar tarafından en çok kullanılan kelime “atıyorum”dur. Elbette pazarlamaya dair bilgi birikimi, bilinçaltı kültür öğeleri ve hedef kitle isteklerine göre fikir bulunuyor. Aslında kimse atmıyor. Bu sadece cesaret meselesi. İlk fikir hep insana saçma gelir ve onay alma ihtiyacı duyar. Bu yüzden atıyoruz. İşte en güzel fikirler de bu atıyorumdan çıkar. Şimdi bakalım nasıl atıyoruz? Yani nasıl fikir buluyoruz :)

İlk önce müşteriyi, hedef kitleyi tanımak gerekiyor. Daha sonra, atıyorum (!) bu bir peynir markasıysa; kimler yer, nerelerde satılır, pahalı mı, ucuz mu, ambalaj tasarımı nasıl, biz (mutlaka) denedik, peki beğendik mi, hangi kuruluşa ait bir marka, bu markanın algısı nasıl, rakipler kim, ne durumdalar gibi uzun bir liste olan basit detayları incelemeliyiz. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan… O markayı kendiniz kadar iyi tanımadan ifade etmeniz olanaksız.

İkincil olarak müşterinizle iletişime geçerek ne istediğini, kampanya sonucu nasıl bir beklentisi olduğunu öğrenmeliyiz. Bizim peynir markamız, rakip peynir markasının önüne mi geçsin istiyoruz, ses mi getirmek istiyoruz, bu ürünü çocuklar mı alsın istiyoruz. Ton eğlenceli mi, duygusal mı olsun gibi sorularla müşteri kadar bilgi edinmelisiniz. O artık sizin de markanız. Burada genelde müşteri ne istediğini bilmez, anlatamıyor gibi yanlış bir algı vardır. Eğer anlatamıyorsa müşterinizi sorularla yönlendirirek, eğitim sürecine sokmalısınız. Anlatamıyor dediğiniz müşteri, o markayla 7/24 ilişki içerisinde, bunu unutmayın.

Tüm bu bilgileri, marka hakkında insanların ne düşündüğünü öğrenmek için blog, ekşi sözlük gibi kendi imkanlarınızla yapacağınız araştırmalarınızdan sonra rahat bırakın. Yani zihninizi serbest bırakın. O bilgiler oraya yerleşti, marka artık sizin canınız. Fikir en olmadık yerde sizi yakalayabilir!

Şimdi gelelim işin eğlenceli kısmına; zaman zaman beğendiğiniz zaman zaman nefret ettiğiniz o reklamlar nasıl ortaya çıkıyor, sürecin sonu ve karar mekanizması nasıl işliyor.

Herkes çalışmalarını yaptı ve atıp-tutma zamanı geldi! Burada Leo Burnett’in dediği gibi yeni ve eskiyi birleştirmek en güzel yöntemdir. Tıpkı “Arko Adam Gibi Bakım” reklamında olduğu gibi.

Erkekler, annelerinin, kız kardeşlerinin, sevgililerinin kremini kullanır, çaktırmazlar. Bu bildiğimiz bir şey. Ama bunu Arko ile birleştirmek yeni bir durum. O ürünle ilgili günlük detayları, anıları, anımsattıklarını düşündüğünüzde işiniz kolaylaşır.

Öncelikle deneyimler gerekse de bazen tetiği çok alakasız bir bağlam da ateşleyebilir. Çay getiren biri, ya da ofis boy. Çünkü onların bakış açısı daha net ve tarafsızdır. Bazen olayın dışından bakmak gerekiyor. Gerçek kişiler ürünü ne olursa alır? Burada reklam sektöründen olmayan, çarşı-pazar gezen insanlardan mutlaka yardım alın. Tabi bu arada siz de yaratıcı takımdaysanız, Etiler’den, Nişantaşı’ndan çıkın, biraz Beşiktaş’ı gezin, toplu taşıma araçlarına binin, gözlemle yakalayacaklarınıza inanamazsınız. Jack Foster’in “Fikir Nasıl Bulunur” kitabında eğlenceli ve detaylı bir şekilde anlattığı gibi gözlem çok önemli bir nokta.

Takımızla fikirde anlaştınız (atlamayın bu bir takım işi, domino taşı gibi herkes birbirini etkiliyor, fikir daha güzel hale geliyor, şekilleniyor) , hangi mecraların kullanılacağına karar verdiniz, sunum hazırlandı ve devreye ikna kabiliyeti girdi. O kadar çalıştınız, yoruldunuz, attınız :) Şimdi fikrinize inanın ve ilgi çekici bir sunumla bunu müşterinize satın. Sonuçta hepimiz markanın iyiliğini istiyoruz.

Tabi gerçekten atılan, kimseyi yakalamayan reklamlar var mı, var. İşte Ülker İçim’in alakasız ve üründen soğutan reklamı.

Basit fikirler her zaman en iyisidir ve düşünen araştıran her insan güzel bir reklam fikri bulabilir. Deneyin bence ;)

Less is More: Peki Neden?


 

Alman mimar Ludwig Mies van der Rohe’nin ağzından çıkan ve modernist anlayışı devrim niteliğinde değiştiren bir söz Less is More (Az Çoktur)… Ortaya çıktığı andan itibaren önemini ve işlevini arttıran, gündelik hayatımızdaki etkilerini de her geçen gün daha net gözlemleyebileceğimiz bir felsefi akım aynı zamanda.

İlk olarak mimari eserlerde belirgin biçimde ortaya çıkan minimal akım, uzun yıllar boyunca sanatın çeşitli türlerinde de kendini gösterdi. Müzikten sinemaya, resimden modaya kadar geniş bir skalada sürekli olarak daha fazla biçimde “Az çoktur” kavramı insanlara empoze edildi. Dolayısıyla değişen tüketici alışkanlıklarına bağlı olarak, bu akım pazarlama ve reklam dünyasında da günden güne gücünü arttırıyor. Firmalar tüketiciyi pazarlama sürecine dahil etmek için bir ürünü detaylarıyla anlatmaktansa, onu tüketicinin hatırlayıp tamamlamasını istiyorlar. Bunun olabilmesi için de basitliği ve sadeliği kullanıyorlar.

Günümüzde internet ve donanım teknolojilerinin gelişmişliği bilgi sirkülasyonunu önemli ölçüde hızlandırıyor. En basit konuda bile insanlar inanılmaz bilgilere ulaşabiliyorlar. Doğal olarak, bu bilgi edinme süreci ve detaylara verilen önem müşteriler tarafından pek çok zaman vakit kaybı olarak görülebiliyor. Basit ve hedefe yönelik içerik sunmaktansa, ürüne yönelik tüm ayrıntıları karşı tarafa aktarmaya çalışmak hem pazarlama açısından, hem de marka algısının sağlıklı biçimde yaratılması yönünden sorunlar çıkartabiliyor. Bunun önüne geçmek için de firmalar çok daha net ve çabuk kavranabilir içerikler üretmeye çalışıyor.

Pazarlama ve reklamda minimalizm, sosyal medyanın hayatımızdaki etkisiyle de şekilleniyor. Sosyal medya sayesinde okuma ve izleme alışkanlıklarımız değişiyor. Örneğin; içinde bulunduğumuz dijital medya çağında, insanlar 7 satırdan fazla yazıları uzun yazı olarak nitelendiriyorlar. Artık twitter’ın 140 karakterinde düşüncelerini yazıp, başkalarının paylaşımlarını okuyan yeni nesiller için blog yazıları bile sıkıcı gelebiliyor. Keza benzer bir şekilde, video izlerken de, izleyicilerin yaklaşık %60’ı henüz videonun ikinci dakikası dolmuşken izlemeyi bırakıyor.

Markalar ürünlerini tanıtabilmek için şu ana kadar hiç olmadığı kadar farklı kanallara sahipler; ama rekabet de benzeri görülmemiş derecede yoğun. Bu bilgi yığınının arasından fark edilebilmek ve hedef kitlede bir algı yaratabilmek de ancak sadeliğe önem vermekle mümkün.

« Previous Page - Next Page » Scroll to top