Genel

Alışveriş ve İkna Ortamlarında Akıllı Davranma 2 – Door in the Face


 

Bu yazılarda çok basit yollardan ve günlük alışveriş ortamları örnekleriyle pazarlama ve ikna çabalarına direnç geliştirebilmeyi amaçladım. Tüketici psikolojisinin ortaya çıkardığı temel efektlerden ilk değindiğimiz “foot-in-the-door tekniği” iken bu yazının konusu “door-in-the-face tekniği”. Yani kapıyı suratına kapama tabir edebileceğimiz yöntem.door

İkna, manipülasyon veya bağış toplama amaçlı çok kullanılan tekniklerden bir diğeri olan “door-in-the-face” iknacının karşı tarafa önce kabul etmeyi düşünemeyeceği kadar zor ve büyük bir teklifle gitmesi ile başlar. Bu teklife karşı tarafın verdiği ani red ve hayır, iknacının yüzüne kapatılan bir kapı olarak somutlaşmıştır. Bu ilk istek ve cevabından sonra ise zaten bir kere kötü biçimde reddedilmiş olan karşı taraf daha küçük ve makul bir istekle (ama asıl niyetlenilen istekle) tekrar sürece devam eder. İlk tepkiden sonra karşı tarafın göreceli olarak makul olan bu isteğe olumlu cevap vermesi, ilk olarak bu makul istekle başlayan bir konuşmaya göre daha yüksektir.

Örneğin sokakta yürürken bir vakfın bağış görevlisi size yaklaşıp üstünüzdekileri çocuklar için bana verip bağışlar mısınız diyor. Günlük hayatın ortasında böyle bir teklife hemen herkes olumsuz yaklaşacaktır. Ancak “öyleyse küçük bir bağışla çocuklar için çalışan vakfımıza destek olmaz mısınız?” sorusu bu isteği takip ettiğinde, kabul etme olasılığınız ilk sorudan sonra oldukça yüksek. Bilimsel sonuçlar bu tekniğin işlemesi için iki isteği de aynı kişinin yapmasının şart olduğunu söylüyor. Örneğin bir marka reklamında büyük bir istekte bulunup daha sonra mağazasında daha küçük ve makulunü yinelerse bu teknik çalışmayacaktır. Daha güncel ve eleştirel bazı çalışmalar ise bu etkinin sadece dil ile verilen sözlerde işe yaradığını (tamam kabul ediyorum), davranışsal olarak ise böyle bir etki gözlemlemediklerini (ama para yatırmıyorum) belirtiyor. Yani hala araştırılacak boyutları devam eden bir teknik.

 

Alışveriş ve İkna Ortamlarında Akıllı Davranma 1 – Foot in the Door


 

Psikolojiyle ilk tanıştığım lise yıllarından beri sosyal psikoloji ve bunun devamında pazarlama doktoramda tüketici psikolojisi en ilgimi çeken alanlardı. Bilimin bir amacı da çıktılarını insanlar yararına sunmaktır. Çoğu alışverişçinin en basit psikolojik temel efektleri bilmesi onları çok daha donanımlı ve korunaklı kılar. Bu konularla ilgiliyseniz “consumer empowerment”, “sustainable consumption” gibi kavramlar üzerine çalışmanızı önerebilirim.

Bu yazılarda ise çok basit yollardan ve günlük alışveriş ortamları örnekleriyle pazarlama ve ikna çabalarına direnç geliştirebilmeyi amaçladım. Tüketici psikolojisinin ortaya çıkardığı temel efektlerden biri “foot-in-the-door tekniği”. Yani kapı kapı dolaşan bir pazarlamacının sizin kapınıza gelip kapıyı açtığınızda ayağını girişe koyarak sizi ikna çabasına başlaması gibi somutlaştırabilirsiniz. Bilimsel açıklaması ise pazarlığı sizden büyük ve olmayacak bir istekte bulunarak açıp ondan sonra gelen (ve asıl amaç olan) makul isteğe razı etmek.

Foot-in-the-Door-Technique-300x281

Yüzyüze pazarlama yapanların klasik açılış cümlesi Taksim Meydanı veya Kadıköy’de “1 dakikanızı alabilir miyim?”dir. Eğer 1 dakikayı vermeye razı olduğunuzu belirten bir jest yaparsanız arkasından asıl istek (yani form doldurtma, kişisel bilgiler, tester denetme, sorular sorma, mağazaya davet etme vs.) gelecektir. Aynı taktiği çok büyük şirketlerde de gözlemliyorum. Örneğin TV’de shazam kullanan reklamlar sizden önce sadece telefonunuzu alıp müziği shazamlamanızı istiyor. Ancak buna razı olup ilerlediğinizde bilgiler doldurma, yarışmaya katılma vs. gibi yeni komutlar geliyor. Sanırım benim izlediğim reklam unilever’e aitti.

İnsan ilişkilerinde bile bazı insanların bilerek ya da bilmeyerek bu tekniği size karşı kullanabildiğini göreceksiniz. Örneğin 2015te yapılan bir çalışmada parkta oturan bireylerin yanına oturan kişi saati soruyor / sormuyor. Sonra bu kişi elindeki dergileri bilerek bankta unutup ayrılıyor. Deney sonuçlarına göre bankta oturan denek, ona saat soran kişinin dergilerine sahip çıkmaya daha meyilli oluyor (http://dx.doi.org/10.1024/1421-0185/a000155).

Bu psikolojik tekniğe direnç geliştirebilmek önemli. Yapılacak en iyi şey kafamızda bizden istenenleri ayrı ayrı değerlendirmek. Yani satıcıya “ben sizi dinlemek için 1 dakika ayırdım, bundan sonraki isteklerinizi düşünmem gerek” diyebilmek ya da marka ve kampanyalarından bizden isteklerini ayrı ayrı ölçerek devam etmek zorunda olmadığımızı, istenilen bilgileri vermek zorunda olmadığımızı düşünebilmek.

iPhone Uyguamamız Yayında!


 

Availaible on App Storeİlk adımını Blogger`da atan, sonrasında WordPress`e taşınan Marketoloji`nin artık bir iPhone uygulaması var :) Dilerseniz buradan indirebilirsiniz: https://itunes.apple.com/ie/app/marketoloji/id967809676.

Mobilin ne kadar hızlı bir şekilde hayatımızın büyük bir parçası olduğu artık aşikar. Bu sebeple geçen seneden beri mobil uygulama konusunda çabalarım sürüyordu. Eskiden Asp.Net (visual basic) ile websiteleri geliştiriyordum ancak uygulama geliştirme dünyasına geçişim çok kolay olmadı. Her ne kadar temel mantığı biliyor olsam da, iki dil arasında büyük farklılıklar olduğu gibi, mobil uygulama ile web konseptleri arasındaki yapısal farklar ilk mobil uygulamamı yayına almamı oldukça uzattı. İlgilenenler için, öğrenme sürecinde bir çok makale, blog yazısı, Youtube videosu dışında ana öğrenme kaynaklarım Udemy ve StackOverFlow’du.

Benedict Evans’in mobilin ne denli önemli hale geldiğinden bahsettigi “Mobile is eating the world”* başlıklı sunumundan en etkileyici bulduğum slaytlardan birisi;

Dünyada online olan kişilerin ne kadarı akıllı telefona sahip olacak?

Toplam online olan insan sayısı & Toplam akıllı telefon sayısı

Mobilde ise insanların uygulamalarda, mobil webe göre çok daha fazla vakit geçirdiğini de hesaba katarsak mobil uygulama dünyasına girmemiz şart olmuştu, artık oradayız :)

*Sunumun tamamına buradan ulaşabilirsiniz:
http://ben-evans.com/benedictevans/2014/10/28/presentation-mobile-is-eating-the-world

Üçüncü Dalga Kahve – Pazarlama ve Tüketime Etkileri


 

Türkler olarak bir özelliğimiz de hiçbir şeyi kararında bırakmamak ve kaynayan kanımız nedeniyle çok kısa sürede ve çok yoğun olarak ilgimizi bazı şeylere yöneltmek. Günlük hayatımda ve tez konum gereği yaptığım cafe ziyaretlerinde de yine bunun güncel bir örneğini gözlemliyorum bu aralar: ben diyim hipster cafeler siz diyin third wave roastery & brewery. Bir iki sene içinde en popüler semtlerde camcama duracak şekilde brewery shoplar açıldı, özellikle Moda, Karaköy ve Cihangir bu yeni akımın iliğimize kadar işlediği semtler oldu. Kronotrop, Coffee Sapiens her Pazarın vazgeçilmez durakları olurken check-inler kahve dükkanları ile doldu. Belçika işi soğuk kahve setleri, kese kağıtlarında birbirinden minimalist çekilmiş – çekirdek kahveler ve mutfaklarda bunlara ayrılan köşeler işin yan ekonomisi olarak kendini gösterdi.IMG_1649

İtalyada yaşadığım zamanlardan kahve dünyasına aşina olmakla beraber üçüncü dalga kahve benim için de yeni bir kavramdı ve Avrupa bazlı teknikler, Amerika temelli dekorasyon şekli ve farklı kıtalardan çekirdeklerle çok eklektik bir kültür olması dikkatimi çekti. Kısa bir araştırmayla, wikipedia’da üç kahve dalgasının neler olduğunu öğrenebiliyoruz. 2002’de ilk defa kullanılan üçüncü dalga tabiri, 2008’de yeme içme yazarı Jonathan Gold tarafından benim yorumlarımla şöyle açıklanmış:

1. dalga:  kahvenin paketlenmiş bir market ürünü olarak pazara çıkması. Satın alma ve tüketim hızlı tüketim malları mantığına göre işlerken, işin servis boyutu düşünülmüyor bile. Amerikan kültürünün vazgeçilmez parçası promosyon, indirim, raf düzeni ve kuponlar bu kategoride de önemli.

2. dalga: Amerika’da Peets ama global boyutta Starbucks ile temsil edilen dalga. Pazarlamada bir çığır açtığını karşıtlarının bile kabullendiği bir marka olan Starbucks ile ikinci dalgada, kahve artık bir ürün değil deneyim. Paketli mal değil bir hizmet. Ürün çeşitliliği oldukça artmış, yöresel espresso ya da güney Amerika çekirdekleri kategorilendirilmiş, tüketici bir çok seçimle karşı karşıya. Aynı zamanda hizmeti alan kişi pasif değil, şurubunu boyutunu sütünün tipini seçen aktif bir katılımcı. Bu döneme damga vuran en önemli pazarlama terimleri ise “deneyim” ve “zincir”. Seçeneklerin fazlalığı, fiyatların iki katından fazla yükselişini getirirken hizmet kalitesini tutturabilen ulusal zincirler bu dalgadan alnı açık çıktı. Zincir işletmelerle beraber standartlaşma ve ticarileşme ortaya çıktı. Starbuck kahve kültürü hem kendi kültürünü hem de onyıllar içinde karşı kültürünü yarattı yani…:

3. dalga: Kimi tanımlara göre bağımsız kahve, kimilerine göre ise kahve sanatı dönemine girmiş bulunuyoruz 2008 itibariyle. Starbucks’ın ve Caffe Nero’nun İtalyan kahve kültürü simgelerine oturttuğu kuruluş hikayelerine zıt olarak bu dalga İtalya’da kabul görmeyen, New York, Londra ve Melbourne gibi kozmopolit kentlerden yayılan bir dalga. Tüketicilerin içtiği kahveyi tanıması, üretim ve sunumun tüm aşamalarına hakim olarak çekirdeği tanıması, yöreleri birbirinden ayırması, sanat hatta zanaat olan filtreleme, çekme gibi işlemlere yakın olması amaçlanıyor. Latte art yani kahve üstüne konulan süt köpüğüyle şekiller yaratma, brewery artist yani kahvenizi sunan kahve sanatçınız sıkça duyduğumuz kavramlar.

ritualİşin tüketici tarafına bakarsak, ürünün değil deneyimin de değil ama bir kültürün fiyatlandığını görüyoruz artık. Kahvenin Türk, İtalyan ya da Amerikan kökenlerinden kopup her bölgenin ayrı ayrı özümsendiği daha geniş bir perspektif ve dolayısıyla daha fazla seçenek ürün gamında öne çıkıyor. Yan ekonomisini yaratan, kupalar, kahve makinaları, değirmenleri ve çekirdekleri ile evinizde de devam ettirebileceğiniz kahve ekonomisi, sosyal medyada ise tam bir fenomen oldu. Sırf kahve konulu paylaşımlar binlerce hesaba ilham kaynağı oldu, kış ve hipster kültürü ile özdeşleşti. Kahve sanatı bir ritüel olarak günlük hayata kabul edildi.

Bir diğer perakende temelli etkisi ise genellikle küçücük metrekarelere sıkışmış bu yerel işletmelerde mecburen müşterilerin ve sahiplerin içiçe olması, bu küçük metrekarelerde tanışan insanlar, paylaşılan ortak bir kültür ve satıcı ile müşteri arasında gittikçe şeffaflaşan sınırlar. Mahalle kültürünün bir bakıma geri gelişi ve fair trade’in yeniden gündeme gelmesi ise en sevindirici tarafları.

4. dalgada hangi yöne gideceğimizi bir tüketici davranışı analizcisi olarak şimdiden merakla bekliyorum…

Bazı kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Third_wave_of_coffee
http://www.themagger.com/ucuncu-dalga-kahve-istanbul-kahve-mekanlari/

 

Başka Yerde Şubemiz Yoktur, Marka Sırrımız Budur!


 

GorselBulundukları semtlerle anılan, yılların izini taşıyan ve en önemlisi lezzetini başka hiçbir yerde, benzerlerinde bulamayacağınız eski İstanbul markaları. Fatih Vefa Bozacısı, Eminönü Kurukahveci Mehmet Efendi, İnci Profiterol, Karaköy Güllüoğlu bu mirasçı, babadan oğula, oğuldan toruna geçen efsane markaların bazıları.

Peki bu markaların eşsiz lezzet sırrı ne, nasıl her gün yeni bir yer açılıp aynı hızla kapanırken yıllara meydan okuyan lezzet ve sarsılmaz imaj nerden geliyor?

Öncelikle bu markaların hedef kitlesi ve tüketicisi de markanın kendi gibi babadan oğula geçiyor. Bir alışkanlık, sadakat.

İkincisi markaların özellikle belirttiği “başka yerde şubemiz yoktur” olayı. İçeri girdiğiniz anda tarihi her noktada hissedebiliyorsunuz, üstelik lezzet de gerçekten benzersiz. Çünkü sır da miras olarak, tek noktada kalıyor, şubelere dağılmıyor. Böylece bir bozulma yaşanmıyor. Başka yerde Vefa Bozası’nın tadını bulmanız mümkün değil, üstelik marketlerde bulunan Vefa etiketli bozalarda bile.

Üçüncüsü ise deneyim. Aslında bu İstanbul markaları tarihe tanık olmuş, pek çok köşesinde bunu görebilirsiniz. Vefa’da asılı Atatürk’ün boza içtiği bardak, eski stil dekorasyon, büyük mermerler, tarihi dokuyu yansıtan bir ışıklandırma…

Bu markaların bir özelliği de hızdır, sadece lezzet için profiterolünüzü yer çıkar, bozanızı leblebi ve tarçınla içer, baklavınızı yer kalkar ve kahvenizi alır gidersiniz. Yemek-içmek için, yaşamak için, vakit geçirmek için değil.

İnci istisna olarak taşınmak zorunda kaldı ama yine aynı tarzıyla Mis Sokak’ta mutlaka gidin. Vefa’da bozanızı için, “Karaköy” Gülloğlu’nda baklavınızı yiyin bir de çay için, bir daha bu ürünleri başka yerde tüketmezsiniz, lezzet alamazsınız. Eski İstanbul’un tadı damağınızda kalsın istiyorsanız tabii ☺

Pazarlama ve Satış Arasındaki Ezeli Rekabet mi? Ebedi Kazanç mı ?


 

Pazarlama ve Satış genelde birbirlerine karşı önyargılıdırlar. Satış için pazarlama hipermetropi, Pazarlama için satış miyopidir. İkisi de birbirlerini küçümserler ve ikisi de buna istinaden başarısız olur.

Satış, pazarlamacıların satış sürecinde müşterilerle daha mesafel1e5accei olduğunu ve müşteriler ile ilgili ortaya çıkan bütün durumlardan bihaber olduğunu düşünme eğilimindedir. Bu sırada pazarlama ise satışın bireysel müşteriye daha fazla odaklanarak büyük pazarın farkında olmadığı ve geleceği tehlikeye atarak yapılan kısa vadeli eylemler olduğunu düşünür. Genellikle işletmelerde ve zihinlerde bu ikisi birbirine karışmış durumdadır. Bunun sebepleri ise ekonomik ve kültürel değişiklikler olarak görülebilir. İşletmelerin bu iki birime yeterince bütçe ayırmak istememesi ve yöneticilerin satış biriminin pazarlamanın bir parçası olduğunu görmemesinden kaynaklanır.

Pazarlama ürün veya hizmetimizi hedef kitlenin ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda sunulmaya hazır bir değer haline getirmeyi pazarlama karması kapsamında amaçlarken, satış ise müşteriye sunmaya hazır bu değeri satma eylemi ve işletmeye finans kaynağı oluşturma sürecinin faaliyetidir. Satışçılar kendilerini düşünerek kendisine belirlenen kota hedefini tutturmak için düşük kar oranlı ürünlere yönelirler. Pazarlama ise kota yoktur işletmeyi düşünür, yüksek kar oranlı ve geleceği olan ürünlerin satılmasını ister. Belirlenen bütçeler Pazarlama ve Satış çatışmasında kazananı belirlemek için etkili rol oynar.

Pazarlama fonksiyonu ise işletmeden işletmeye önemli ölçüde bütçe ve yönetim anlayışı doğrultusunda farklı rollere bürünebilir. Çoğu işletmeler pazarlama odaklı olmayı 4p içinden sadece “Promotion” kısmı olduğunu düşünmekten öteye gitmezler ama başarılı şirketler, organizasyonun “Pazarlamanın Öncülük Ettiği” bir işletme haline gelmesi gerektiğine inanırlar. Örneğin Coca-Cola, IBM, General Electric gibi şirketlerde ciddi ve özel bir güç olarak gördükleri pazarlamaya özen gösterirler. Tanımlanmamış ilişki türünde birimler bağımsız hareket eder ve büyürler, herhangi bir problem çıkmadıkça bilgi akışı söz konusu değildir. Tanımlanmış ilişki içinde süreçler ve kurallar belirlenmiştir, bu anlaşmaya ve sorumluluklarına bağlı kalarak ortak hareket ederler. Satış ve pazarlama uyumunda net sınırlar vardır ama bu sınırlar esneyebilir. Satışçılar ve pazarlamacılar birbirlerine uyum göstermeye gayret ederler. Bütünleşmiş ilişki ise sınırları ortadan kaldırır, bütçeleme daha esnek ve daha karmaşık hale gelir, ”Beraber yükselip beraber düşme” kültürü gelişir. Tanımlanmamıştan tanımlanmışa geçişte pazarlamanın rolü esas olarak satış gücünü destekleme halinde geçerlidir, yöneticiler ilişkinin açık kurallarını oluşturmak zorundadır. Tanımlanmıştan uyumluya geçiş, uyumlu bir ilişki oluşturma ve yeni beceriler eklemek için; Disiplinli iletişimi teşvik etme, ortak görevler yaratma ve işleri rotasyona sokma, satış gücüyle çalışmak üzere pazarlamadan bir arabulucu atama, pazarlamacılarla satışçıları yan yana koyma, satış gücünün geribildirimini iyileştirme adımlarını atmak gerekir. Uyumludan bütünleşmiş bir ilişkiye geçmek için; Baş gelir görevlisi atama ,pazarlamayı iki gruba ayırma, paylaşılan gelir hedefleri ve ödül sistemleri oluşturma, satış ve pazarlama ölçülerini bütünleştirme yapılabilir. Bu iki birimin ölçülebilir olması için pazarlamacılar uzun vadeli planlar yaptıkları için uzun vadeli değerlendirilmeleri gerekir. Satışçıların değerlendirilmesi pazarlamacılara nispeten daha kolaydır. Satış kotaları ve yüzdeleri, brüt kar gibi daha nicel değerler taşır.2b05eca

Pazarlama’ya hareket etme imkanı bırakılır ve pazarlama karmasının gerekleri yerine getirilirse; müşteri talepleri doğru karşılanır ve memnuniyet artar bu memnuniyet arttıkça satış departmanı daha kolay satarken, pazarlama aynı zamanda işletme için daha kolay plan yapabilir. Ve yıllardır karıştırılan bu kavramlar daha net anlaşılabilir. Ne dersiniz? Pazarlama ve Satış barışırsa kazanan hem müşteri hem işletme olmaz mı ? Bu kavramlar arasındaki ezeli rekabet, ebedi kazanca dönüşebilir mi ?

MUHTEŞEM PAZARLAMA HATASI: E-BİLET SİSTEMİ PASSOLİG


 

Bu aralar gündeme gelen fakat uzun süredir planlanan ve temelleri üç yıl önce atılan e-bilet sistemi, ülkemizdeki adıyla “PASSOLİG” projesine pazarlama açısından bakacak olursak ortaya çıkan tablo pek parlak gözükmüyor. Taraftar kadar kulüplerin de zarar göreceği çok açık, çünkü sistemi nereden tutsak elimizde kalıyor. Bütün bilgilerini tanımadığı bu sistemle paylaşmak istemeyen taraftar mı ? Kendi taraftar topluluğu için yatırım yaptığı  pazarlama faaliyetlerini riske atmayacak kulüpler mi ? Arada sırada spor zevki olan ve yılda birkaç maç için ekstradan bir ücrete katlanmayı göze almayacak vatandaş mı ? Hangi grubu gelecek bu yeni sistemin onlar için yararlı olacağına ikna edebilirsiniz. Elbette ihaleyi alan grup hariç hiçbirini !

Hatırlayalım, 31/3/2011 yılında TBMM’de çıkan 6222 sayılı yasa ile başlamıştı ve yasa diyordu ki: Karşılaşmalarda olay çıkartan kişiler artık bireysel olarak olaylardan sorumlu olacaklardır, saha kapatma ve para ve cezasını kulüplere kesmek yerine bireysel olarak müsabakaları seyretmekten men etme yoluna gidilecektir. Bunun sağlanabilmesi için gerekli altyapıyı kurmaktan kulüpler sorumludur.”  Aslında yazılanlara bakınca kulağa mantıklı geliyor, başkasının yaptığı hatanın bedelini niye ben veya desteklediğim kulübüm ödesin ki ? Holiganizm korkutuyorsa eğer günümüz teknolojisinde bunları tespit etmek zor değil. Geçmiş yıllarda bile sezonluk kart, bilet alınırken istenen türlü bilgiler ile her kulüp tarafından bu altyapı kurulabilir ve eğer amaç buysa zaten gerekenler yapılarak önlemler alınabilir.  Asıl amaçlanan bu olmadığı için  zaman geçtikçe madalyonun öbür yüzü ortaya çıktı. Yasaya tabi bir ticari sözleşmeyle beraber yeni kurulan ve hükümete yakın bir banka üzerinden ortaya çıkmasının yanında insanları almaya mecbur bırakması iyice kafalardaki resmi netleştirdi.

Peki bu sistemde muhteşem pazarlama hataları nerede ? Kısaca anlatmaya çalışacağım.

1)Tek taraflı fayda sağlayan pazarlama, pazarlama değildir:
 Siz zorla insanlardan paralar alıp karşılığında onlarda zaten olan bir ürün veya hizmet veremezsiniz. Anlamlı bir “değer önerisi” üretmeden, istek ve talepleri dikkate almadan“Ben de varım” mantığıyla hareket edemezsiniz.

2)Pazarlama gönül ilişkisidir, zorlamayla bu ilişki kurulmaz: Bazı kanunlarla ve yönetmeliklerle  yapılan dayatmalar, ileride yapılacak pazarlama faaliyetlerine de zarar verir. Taraftarları  garanti para gibi görmek ve belirli noktalara yönlendirmekle karşılıklı bir ilişki kurulamayacaktır.

3) Faydalı ve yapılandırılmış pazarlama sistemlerine zarar verilemez: Kulüplerin yıllardır sürdürdüğü aktiviteleri ve taraftarların alıştıkları bu sistemleri soyut tanımlarla yıkmaya çalışmak, faaliyetlerini bitirecek adımlar atarak onlara zarar vermek akıllıca olmayacaktır.

4) Pazarlama özgürlükleri kısıtlamaz: Sürekli olarak maçlara gitmeyen vatandaşın arada sırada spontane olarak maçlara gitme özgürlüğünü, yakınını maça getirmek isteyen taraftarların spor müsabakalarını yakınlarıyla yan yana izleme özgürlükleri ellerinden alınamaz.

Bu uygulama, zaten marka imajı yerlerde olan Türk sporuna yeni bir darbe vuracaktır. Her yıl ekstradan yıllık kart ücreti, maç başına kesilen ücret, kargo masrafı, her kişi için ayrı kart çıkarılması, bunlarla geçecek zaman kaybı vs derken Anadolu’da az olan ilgi daha da azalacak ve sadece taraftara değil kulüplere de zarar verecektir. Büyük kulüplerin ise zaten var olan anlaşmalarına zarar verme potansiyeli olan bu uygulama onlara da hoş gelmeyecektir. Bu yüzden gelecek kitlesel ve toplu tepkilerle bu yapının karşısında beraber durmaya çalışılacaktır. Şu an alınan taraftar tepkilerine dayanarak oluşan değerlendirmem düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı oluşursa ve kulüplerin taraftar toplulukları ortak hareket ederse sadece TFF değil yayıncı kuruluş bile tehlikeye girebilir. O zaman vay haline onların ! Kaş yaparken göz gider.Projenin diğer tarafı Aktifbank için ise etik olmasa bile bu durum bulunmaz nimet cinsinden. Yıllarca yapılacak reklam ve pazarlama giderlerini kulüplere aktarma fikriyle daha efektif bir kitleye sahip olmak sanırım bu tür  her şirketin hayal ettiği şeyler ama unutmayalım pazarlama insanların cebinden parasını almak, onlara bir takım şeyler dayatmak değildir. Gerçek pazarlama değer yaratır, baskılarsa isyan çıkartır.
Next Page » Scroll to top