Posts by: Seda Akkurt

2007 yılında Yeditepe Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun olan Seda Akkurt, 2007 yılında 18. Aydın Doğan İletişim Ödülleri Ürün-Hizmet kategorisinde “Kotex” adlı çalışmasıyla birincilik ödülü kazandı. Aynı sene içerisinde şube dizaynı projesiyle TEB İcat Çıkar Yarışması finalistleri arasına girdi. Marketing alanında çeşitli eğitim sertifikaları da bulunan Akkurt, bir süre Genna MCG’de reklam yazarlığı görevini sürdürdü. Seda Akkurt, şu an Sanart’ta reklam yazarlığı görevine devam ediyor.

(TC)’yi Uğurlarken Marka İmajını Yok Eden Ziraat Bankası


 

1888 yılında, köylü ve çiftçilere destek olmak amacıyla kurulan Ziraat Bankası, yıllar ilerledikçe emekli bankası şeklinde anılmaya başladı. Bu banka halkın bankası olarak akıllarda yer etti, imajı hep bu yönde ilerledi, büyüdü.

Markalar zamana ayak uydurur, değişir, gelişir gerekirse yepyeni bir logoyla karşımıza çıkar. Ama politik değişimler, siyasi görüş içeren logolar, hükümet yanlısı hareketlerin tepkilere yol açması çok doğal. Bu marka imaj değişimi değil, siyasi duruş değişimi, üstelik eskisiyle taban tabana zıt! Evet, Ziraat Bankası’nın her yerden sanki devrim yapıyor gibi TC ibaresini yok saymasından bahsediyorum. Hem de Sağlık Bakanlığı’ndan TC’nin kaldırılması, Türk mü, Türkiyeli mi tartışmaları tüm heyecanıyla devam ederken.

Burdan anlıyoruz bu basit bir kurumsal kimlik yenilenmesi kesinlikle değil. Bu Ziraat Bankası’nın geçmişini neredeyse inkar etmesi demek. Eğer bir kurum tarihçesini sahiplenmiyorsa geleceği karanlıkta kalabilir, 1888 değil de 2013’te kurulmuş gibi bir izlenim yaratır. Apple’dan Disney’e tarihçelerini detaylı, hatalarıyla açıkça ifade eden efsane markalara bakarsanız geçmişin kurumun gününe ve geleceğine nasıl etki ettiğini daha iyi anlayabilirsiniz.

Şimdi maaş çekmek için kuyruk bekleyen emeklileri, Ziraat Bankası ile ilişkilerini kesmek için birbiriyle yarıştığını görüyoruz. Çünkü bu bankanın müşterileri, genel çerçevede “Cumhuriyet Çocukları” kısaca TC’nin kaldırılmasını kabul edemeyecek, yediremeyecek bir kitle.

Bu noktada Ziraat müşterilerini kaybediyor, ancak belki tam da bunu istiyorlar! Hükümet bankası imajıyla yandaş olarak tanımlanan bol paralı kitle müşterisi olsun arzusu kuvvetle muhtemel ilk hedef. Açıkça bu hareket devletle birlikte düşünülmüş gibi gözüküyor.

Yılların (TC)’siyle köklerine veda eden Ziraat Bankası’nın eski ve yeni reklam filmleri durumu net bir şekilde ortaya koyuyor. Eski Ziraat Türk, yeni Ziraat Türkiyeli…

http://www.youtube.com/watch?v=aL9iAczJ15U

Candy Crush Saga’ya Canımız Feda!


 

Yıllardır görmediğiniz ilkokul arkadaşınız, anneniz, Ayşe Teyzeniz hatta öğretmeniniz size bir can veriyor, sizden bir can istiyor. Facebook’un Candy Crush Saga oyunu bizi sıkı bir bağ ile birbirimize bağlıyor. Bakalım şahsi gözlemlerime göre bu oyunun bu denli başarılı olma sebebi ne?

Öncelikle oyundan biraz bahsedelim. Bölüm bölüm ilerlenen Candy Crush, ilk başladığınızda size 5 can veriyor. Levelı geçemezseniz canlarınız bitiyor ve tekrar bir can almanız için yarım saat beklemeniz gerekiyor. Her yarım saatte bir can alıyorsunuz. Ancak sınırınız 5, fazlasını alamıyorsunuz. Tam bu noktada devreye arkadaşlarınız giriyor, bu oyunu oynayan kişilerden can isteyebiliyorsunuz. Eğer can sayınız doluysa ve verilen cana onaya verirseniz arkadaşınızın verdiği can boşa gidiyor. Bölümleri geçmek için ise 3 arkadaşınızın size bilet vermesi gerekiyor. Siz istediğiniz kadar kişiden bilet talep edebilirsiniz ancak 3 bilet gönderildiğinde bölümü geçiyorsunuz ve diğer biletler boşa gidiyor.

Candy Crush’ı diğer oyunlardan farklı kılan bu etkileşim. Levellar gittikçe zorlaşıyor, görevleri tamamlamak zorundasınız, arkadaşınız size ekstra hamle yolluyor, can veriyor, can istiyor derken, şeker dünyasında duygu dolu anlar yaşıyoruz :) Bu arada bir güzellik daha akıllı telefonunuz ve bilgisayarınızda oyun senkronize ediliyor. İkisinde ayrı ayrı 5 canınız var ama levelı geçtiğinizde iki tarafta da ilerliyorsunuz.

Artık görüşmediğiniz, alakanız olmayan insanlara bile minnet duymanızı sağlayan Candy Crush, bildiğimiz saadet zinciri. Arkadaşlarınız olmadan bu oyunda bir hiçsiniz. Oyunun amacı, stratejisi de bu olmalı. Canlarınız sınırlı ve saatli ki can isteyin, onlar sizden istediğinde anlayışla hemen yollayın. Diğer oyun istekleri sizi sinirden çıldırtabilir ama burda durum farklı herkes kardeş, hoşgörülü.

Yalnız herkes belli bir leveldan sonra sıkılıyor, sinirleniyor ve oyuna bir süre ara veriyor. Özellikle geçilmesi çok zor belli levellar var, 10 gün aynı levelda mahsur kaldıktan sonra bir gün ansızın bitiriveriyorsunuz. Tabi bu da bir taktik. Bitmez dediğiniz şey bir anda bitiyor, Candy Crush size bir güzellik yapıyor ki oyuna devam edin, sıkılıp kaçmayın. Genellikle bu zor levelların sonrasında bir-iki level çok kolay oluyor ve kendinizi iyi hissediyorsunuz.

Oyunu bitiren biriyle henüz tanışmadım mesela, artık çok zor noktalarda terk ediliyor işimiz gücümüz var sonuçta.

Candy Crush’ın sosyal paylaşım alanlarında da konuşulma oranı yüksek. Bu oyunla ilgili tweetler bile atılıyor. O derece bir çılgınlık, şimdi biraz gözden düşse de pazarlama strateji konusunda büyük başarı, Facebook’un amacına güzel hizmet ediyor. Tabi bir de Candy Crush çok sevimli, şeker bu canınız çekiyor ;)

Erkekler ve Oyuncakları, Kadınların Sınavı


 

Erkek arkadaşlarınızdan, sevgililerinizden ve kardeşlerinizden dolayı bilirsiniz, erkekler teknolojik bir alet aldığında resmen çocukluğuna geri döner. Bu bir ipad, bilgisayar bir oyun konsolu olabilir inanın hiç fark etmez. Sürekli aletin özelliklerini uygulamalı olarak gösterme isteği, elle yapabileceğimiz şeyleri nasıl da onun aldığı makinenin de yapabileceği… Bu liste uzar gider. Kadınlar bu noktada adeta fenalık geçirirler ama erkekler ne de olsa çocuk kırmak olmaz, güzel güzel, alttan alttan derslerini vermek gerekir. İşte bu durumu harika bir şekilde ele alan reklam filmi.

Sevgili erkeklerin gördüğü üzere teknoloji hayatın her alanında işe yaramıyor :) Sosyal paylaşım oranının yüksekliğine bakılırsa çoğunluk bu duruma katılıyor. Ve yine basitlik ve yaratıcılık. Gerçek hayattan alınmış, reklama uyarlanmış, sonuç mükemmel!

Erkekler M&M sever: “M&M’s: Love Ballad”


 

Malum erkekler her çikolatayı, şekeri yemez. Onların bir karizması var. Ancak Tobleron ve M&M’i kendilerine yakıştırıyorlar. Marka konumlandırması açısından da bu iki marka -erkek adama- çok daha yakın. İşte M&M’in erkeklerin hayalleriyle süslenen, kızlar sizi böyle sever, belki yer temalı reklam filmi :)

http://www.youtube.com/watch?v=2KiR7rMB5Jg

Erkekler çikolata yemek ve kendileriyle bütünleştirmek için sebep arıyorlarsa M&M onlara çok güzel bahaneler sunmuş. Üstelik hem sevimli hem çekici erkek M&M imajıyla.

Elbette kızlar da M&M tercih edebiliyor ama reklam mesajı ortada. Bu filmde kadınlar romantik, şaşkın ve utangaç erkek cazibesiyle vurulmuş. Böylece her iki cinse de güzel göndermeler yapılmış. O halde unisex afiyet olsun!

Bir Strateji Olarak Ciddi Konulara Komik Yaklaşmak: Prezervatif Reklamları ve Yaratıcılık


 

Global vizyondan baktığımızda cinsellik, arkadaş ortamlarında eğlenceli bir tavırla yaklaşılan, gülümseten yanıyla karşımıza çıkar. Bu cinselliğin sosyolojik durumu. Kişisel tecrübeye ve detaya indiğimizdeyse durum değişir. Çünkü aslında çok ciddi, tarzınızı ve yaşam biçiminizi yönlendirecek bir konuyla karşı karşıya olduğunuzu farkedersiniz. Kalabalık içerisinde bu derece gülmenizi, eğlenmenizi sağlayan şey büyük ölçüde mevzunun ciddiyeti ve hassasiyeti. İşte prezervatif reklamları da tüketiciyi bu sosyal ve bireysel psikoloji dilemmasıyla yakalıyor.

Yapılan araştırmalar pek çok çiftin, “prezervatifin olayın büyüsünü bozduğunu, hissi azalttığını, sevgiliyle araya giren bir engel olduğunu” düşündüğünü ortaya koyuyor. Yani çiftlerin prezervatife bakış açısı çok iç açıcı değil. Evli eşler ise genel anlamda, alışkanlık sonucu kondom kullanma gereği bile görmüyor. Tam bu noktada prezervatif reklamları devreye giriyor ve sıkıcı süreci eğlenceli bir hale getiriyor.

Kondom reklamlarının tarzı kendi arasında farklılaşabiliyor. Ülkelere, sosyal sorumluluğa ya da ürüne göre. Örneğin ürün large prezervatifse direk olaya atıfta bulunuluyor. Eğer işin ucunda sosyal mesaj kaygısı varsa HIV bir numaralı tema. Türkiye gibi ülkelerde ise “Bana bir şey olmaz” mantığı üzerine giden O.K gibi reklamlar. Tüm bu farklı stil kampanyalar ortak bir noktada buluşuyor; espri ve eğlence.

Durex’in yasaklı reklamını çoğunuz hatırlarsınız. Buluşmanın sonunda nereye bağlanacağını, erkeklerin genel mantığını esprili bir dille aktarmış. Yine komiklik bizimle. Düşündüğümüzde reklam filminde anlatılan erkek mantığı kızları sinirlendiren bir durum. Ama reklama gülüyoruz.

Prezervatif reklamları eğlenceyi ciddiyetin arkasına özendirme stratejisiyle saklıyor. Süsleyerek, çok başarılı bir cinsel yaşamınız olacağını vaad ediyor. Genellikle bu reklamlarda olaya gönderme yapılır, açık sahnelerden özenle kaçınılır. Bu da işin mahremiyet, yasak ve merak bölümü. Eğer prezervatif reklamları ciddi olsaydı, Amerika’da %40’larda, Avrupa’da %70’lerde seyreden kondom kullanım oranları bu denli yüksek olmazdı. Mesela Türkiye’de bu oran %8’lerde kalıyor. Ülkemizde çok sık kondom reklamı yayınlanmadığından, yasakçı zihniyetten, Türk markaların azlığından, belki de espri anlayışımız gelişmediğinden bu berbat oranlardayızdır…

Sonuçta yaratıcı prezervatif reklamları, rakamlara da baktığımızda toplum bilinci oluşturabiliyor. Zeki yaklaşımlar kitleler üzerinde etki yaratabiliyor. Türkiye’de de aynı performansı birgün göreceğimizi umuyorum.

Ve Pazarlamanın Elli Tonu!


 

Christian Grey fenomenini duymayan kalmamıştır. Yakışıklı, ukala, zengin ve başarılı iş adamı hayali sapkın cinsel isteklerle birleşince Grinin Elli Tonu üçlemesinin bestseller olması çok normal. Dikkat çekici bir konu olduğu kesin, ancak kitabın pek çok sektöre yaptığı zincirleme pazarlama etkisi daha ilginç.

E. L. James’in yazdığı Grinin Elli Tonu’ (Fifty Shades of Grey) üçlemesi, marttan bu yana Amerika’da 20 milyon, dünyada 50 milyon satış rakamına ulaştı. Muhafazakar ve kitap okumaya gönülsüz ülkemizdeyse ilk satış günü 10 bin gibi müthiş bir satış rakamı karşımıza çıktı.

Üçlemeyi henüz bitirmiş biri olarak, tek kitapta her şey olup bitebilirmiş, edebi değer zaten sıfır diyebilirim. Kitabın başrollerini ise Audi, Agent Provocateur ve Versace paylaşıyor! Bir yere kadar ürün yerleştirme çok normal ama gerçek bir abartı söz konusu.

Şimdi gelelim “bu kitap niye yazıldı ve satış rekoru kırdı?” konusuna…

Bana göre bu kitap baştan beri sadece pazarlama, satış için yazıldı hatta kitabı Audi’nin yazdırdığına dair şüphelerim var :) Kitap satışında ilk etki ise elbette WOM (word of mouth/ ağızdan ağıza pazarlama). Kitap ilk önce, ABD’de, e-kitap olarak yayınlandı. İkinci nedene gelince; sıkılan, sıradan ve renksiz çiftlerin hayatına kattığı renk. Kim bilir kaç arkadaşımı kitapta yer alan seks oyun ve oyuncaklarını deneme heyecanıyla gördüm. Amaç kocayı, sevgiliyi mutlu etmekti… Sonuçta Grey hayallerin eşi, eve gelince çoraplarını fırlatmıyor, mandalina yemiyor ve televizyon izlemiyor ve her işi için bir hizmetlisi var. Burada okuyucuyu kitaba çeken nokta Ana’nın sıradan bir yaşam süren, normal bir kız olması. Rüyaların zirve yaptığı nokta.

Kaçınılmaz nedenlerden biriyse “seks satar” olgusu. İşin içine erotik oyuncaklar yerleştirmek, oyun odası, cezalandırma gibi şeyler girince olay farklı bir boyut kazanıyor. Ancak kitapta bulunan seks sahneleri gittikçe normale doğru ilerliyor ve Grey’in tabiriyle vanilya ilişkiye sonra da evliliğe dönüşüyor. Ancak kitap esas satışı nedeni cinsellikte bile gerçekliği yakalayamamış. Sado-mazo yaşam tarzını benimseyenlerin, itaatkar-efendi temasının bu derece yumuşak ve anlayışlı olamayacağını biraz araştırınca görebilirsiniz. Araya sıkıştırılan sosyal mesaj kaygısı işte burda yatıyor. Emniyet kemeri takmalar, sarhoşluktan ölünse cinsel ilişki esnasında korunmalar… Peki, sado-mazo Grey’e ne oldu? E pazarlama telaşıyla bir yere kadar tabi.

Gerçeklerden adeta bir fantastik eser kadar uzak olan kitabımsı Grinin Elli Tonu, kapaklarının birinde kravat, birinde kelepçe, diğerinde maskeyle karşımıza çıkıyor. Daha kapakta gizem başlıyor.

Şimdi sıkıcı hayatlar için hayal pazarlayan bu kitap, erotik shoplar, seksi iç çamaşırları ve (alabilenler için) araba satışlarında domino etkisi yaratacak. Kelepçe, kırbaç normale indirgenecek, bu yüzden özellikle Türkiye’de sakatlananlar dahi olabilir :)

Sıra filmde, gişe rekoru kıracağı kesin. Ancak size tavsiyem bu gerçek üstü kitabı okumayın, ciddi anlamda -cinsellik de buna dahil- hiçbir şey anlatmıyor, tuzak gibi. Bildiğiniz pazarlama tuzağı.

Yılların Yasağı Kalkıyor ama Ne Kadar Gerideyiz? Türkiye’de İlaç Reklamları


 

Türkiye’de yıllarca eczane vitrinlerinden öteye gidemeyen, yaratıcılıktan uzak bir ilaç reklam sektörü gördük. Yapmacık PR çalışmaları, ilgi çekmeyen web siteleri zaman zaman karşımıza çıktı ama yetmedi. Çünkü ilaç reklamları ülkemizde yasaktı. Şimdi bu tabu yıkılyor, yasak kalkmak üzere. Her türlü yasağa karşıyım fakat diğer ülkeler bu konuda oldukça antremanlıyken bakalım biz neler yapacağız?

Yeni kanun düzenlemeleri içeren taslak, ilaçların eczane dışında da satılmasının önünü açıyor ve reklamlar serbest kalıyor. Önce taslağın maddelerine bir göz atalım…

Yeni Kanun Taslağı Kısaca Neleri Değiştirecek?
– Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu kurulacak.
– İlaç Kurumu tıbbi ürünler, özel ürünler, kozmetikler ve tıbbi cihazların üretimi, ithalatı, ihracatı, piyasaya arzı, hizmete sunulması için her türlü düzenlemeyi yapmak ve denetlemekle görevli kılınacak.
– Sağlık Bakanlığı’nın ilaç fiyatlarını belirleme yetkisi sona erecek.
– İlaçların eczane dışında satılmasının önü açılacak.
– İlaçlar için uygulanan reklam yasağı kaldırılacak.

Böylece eğer yasa geçerse hem ilaç marketleri hem de ilaç reklamlarını bolca etrafımızda görebileceğimizi anlıyoruz. Ancak diğer ülkeler bu konuda almış başını giderken biz çok uzun yıllardır bu konuda kılımızı dahi kıpırdatmadık. Şimdi Pfizer’in yaratıcı reklamını ve Abdi İbrahim’in güven vermeyen korkunç reklamını arka arkaya izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

http://www.youtube.com/watch?v=1jyME7rdWJw

Türk reklamcılarının benim düşünceme göre dikkat etmesi gereken nokta, ürün eğer Viagra gibi espriye yatkın bir ürün değilse, duygusal, güven veren bir ton kullanmak. Buna gerek görmüyorlarsa informatif bir dille tüketiciye ulaşmak. Ki bu noktada ilaç reklamları diğer reklamlardan ayrılıyor çünkü karşınızda yer alan tüketici değil hasta. Hastanın sorununa birebir çözüm sunduğunuzu empati kurarak anlatmalısınız ve markayla arasında bir anne-çocuk bağı kurmalısınız. Sonuçta daha iyi bir kot değil daha iyi bir yaşam, sağlık vaad ediyorsunuz. Markanız bu kez tüketicinin yardımcısı, kurtarıcısı. Size en iyi biz bakarız mesajını duygularla ya da bilgiyle vermelisiniz. Eğer Abdi İbrahim gibi bir sosyal bilinçlendirme kampanyasına girdiyseniz komik olmaya çalışmak, sizi komik duruma düşürecektir. Ciddi, otoriter ton veya biraz korkutma, empati yolları en iyisi.

Peki eczanelere ne olacak, ilaç marketlere güvenebilecek miyiz? Eczanelere aile hekimi gibi davranan bir toplumdayız ve bu geleneği değiştirmek en zoru gibi gözüküyor. PR ve online ortama ayrılan bütçeler küçülecek mi? Tüm bunları merak ve heyecanla bekliyoruz. Yaşasın artık bizim de ilaç reklamlarımız olacak :)

« Previous Page - Next Page » Scroll to top