Posts by: Seda Akkurt

2007 yılında Yeditepe Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun olan Seda Akkurt, 2007 yılında 18. Aydın Doğan İletişim Ödülleri Ürün-Hizmet kategorisinde “Kotex” adlı çalışmasıyla birincilik ödülü kazandı. Aynı sene içerisinde şube dizaynı projesiyle TEB İcat Çıkar Yarışması finalistleri arasına girdi. Marketing alanında çeşitli eğitim sertifikaları da bulunan Akkurt, bir süre Genna MCG’de reklam yazarlığı görevini sürdürdü. Seda Akkurt, şu an Sanart’ta reklam yazarlığı görevine devam ediyor.

Marka Dünyasının “Anı Yaşa” Telaşı Neden?


 

Youtube reklamlarını anında geçenlerdenim ama bu öğlen Durex`i görünce durum değişti. İşleri, Türkiye olsun, yurtdışı olsun üst noktalara dokunduğundan durup sonuna kadar izledim. Kampanya “Connect” hashtag i ile –anı yaşa- mesajı veriyor. Pek çok markanın son dönemde sıkça yaptığı gibi. Altta link var, işin kalitesi bu kez konumuz değil. Yine de link aşağıda.

Mevzu: “Ne oldu bu hedef kitleye de tüketicilere de anı yaşamıyor, nasıl bu hale geldik, ihtiyacın hatta uyarının sebebi ne?” Cidden ne oldu bize?

Durex ReklamAnladığım kadarıyla durum ülkemize özel değil global olarak anı yaşa(ya)mıyoruz. Suçlu çoğunlukla sosyal hesaplar, akıllı telefonlar ve başkalarının hayatına duyulan merakın yüksek derecelerde gezmesi olarak gösteriliyor. Peki, bir yerde doğru. Ancak bu tespitle yine de derine inemiyoruz çünkü hayattan kopacak kadar sohbetler esnasında telefonlara dalıyorsak, stalkerlık olsun kim nerdecilik olsun oynuyorsak, kendi yaşam tarzımızda bir sorun olmalı ki oraya bakmak istemiyoruz.

Yani akıllı telefonlar, sosyal ağlar çok masum değil ama tam olarak suçlu da sayılmaz. İşsizlik ayrı bir sorunken, çalışanlar vaktim yok, yoğunum bahanesini neredeyse gururla sevdiklerine sunuyor. Herkes yoğun, marifet iş çıkışı bir saat de olsa çevrenizdekilere vakit ayırmak. Hem o kadar yorgunsanız, böyle bir yerde oturamayacak kadar, zaten işinizi sevmiyor olabilirsiniz. Ülkemizde zor tabii işini sevmek, ben o konuda şanslı olanlardanım. Yoksa marketing işi yapan çok mühendis tanıyorum. Yine de bir cesaret sevdiğiniz işin peşinden gidebilirsiniz, Bir saniyelik cesaret. O cesaretle engellere de gülerek yaklaşabilirsiniz.

Hayat bir dakika içerisinde değişiyor diye boşa demiyorlar. Ama işte bu kadar basit, tamamen kendine bağlı bir şeyi çoğu kişi yapmıyor, sadece söylenmek ve kendini yıpratan söylemler var ortada. E markalar durur mu? Anı yaşayın diyerek hoş bir uyarıyla ürününe sempati bile duydurur. Sonuçta gözlem o yönde.

Hayat zaten sıkıntılı, sürprizli, bir öyle bir böyle… Anı yaşa derken, evde kitap okurken, hiçbir şey yapmama keyfi yaşarken bile huzur kastediliyor. Büyük güzellikler de olur ama kötülükler de. Hayatın size kastı yok. Elinizde olan şeyler için harekete geçin, elinizde olmayan bir şeyse bırakın üzülün. Geçecek sonunda, hep geçti, unutmayın, hatırlayın.

Coca-Cola olsun, Durex olsun boşa konuşmuyor. Tamam amaç ürünü satmak elbette. Fakat bu kadar marka aynı anda farklı yollarla aynı şeyi söylüyorsa sorun markada değil hedef kitlede. Onlar sadece büyük ihtiyaca oynuyor.

Yazıyı bitirirken size Queen’in Under Pressure’nı armağan ediyorum. Keyifli ve mesaj kaygısı taşıyor ;)

“2015” Yılında E-ticarette Kargo Ücreti Sorunsalı.


 

Ucretsiz KargoGeleceğe Dönüş’te bahsedilen efsane yıllara geldik, geçiyoruz. Delorean ile zamanda yolculuk edemiyoruz peki, kabullendik, hayallerimiz günümüze uymadı, bir gün gerçekleşecek, inanıyoruz. Ama şunu hala anlamıyoruz: “Biz bu yıllarda, neredeyse uzay çağı dediğimiz günlerde, teknoloji zirve yapmışken e-ticarette kargo ücreti ödüyoruz? E-ticaret markaları buna bir çare bulamayacak mı?

Çare bulunamadığı gibi, “KARGO BEDAVA!” şeklinde, sanki çok önemli bir şey yapmış edasında e-postalar, mesajlar almaya devam ediyoruz, sitelere girdiğimizde patlangaçlarla karşılaşıyoruz. Kredi kartı çekimlerinde artı kargo ücreti bilmem kaç TL yazısı her an yanımızda. n11.com gibi kocaman markalar da var ki kapıda karşı taraf ödemeli kargo ile karşılaşıyoruz. Sürprizzz!

E-ticaret markalarının günümüzde acilen, kargo ve tüketiciyi muhattap etme alışkanlığını bir tarafa bırakması gerekiyor. Kendi içlerinde anlaşma, kendi kargo şirketini kurmaya kadar gidebilir bu mesele.

Yeter ki artık “doğum gününüzde kargo ücretsiz!” mesajları almayalım. Tüketici bunun bir iyilik olmadığını bildiği gibi, bu durum dalga geçilir bir renge büründü. Bu bir marka için, marka imajı için hoş değil. Yüksek marka kimliklerinde aracı ücreti tüketiciden gizlenir. Rakamlar zaten 3 TL, 5 TL komikliğinde. Bu e-ticaret markalarının çözebileceği bir problem olmalı, hali hazırda hala online alışverişten biraz da olsa ürken tüketicileri daha fazla irite etmemek ve kurumsal kimliği oturtmak için.

Başka Yerde Şubemiz Yoktur, Marka Sırrımız Budur!


 

GorselBulundukları semtlerle anılan, yılların izini taşıyan ve en önemlisi lezzetini başka hiçbir yerde, benzerlerinde bulamayacağınız eski İstanbul markaları. Fatih Vefa Bozacısı, Eminönü Kurukahveci Mehmet Efendi, İnci Profiterol, Karaköy Güllüoğlu bu mirasçı, babadan oğula, oğuldan toruna geçen efsane markaların bazıları.

Peki bu markaların eşsiz lezzet sırrı ne, nasıl her gün yeni bir yer açılıp aynı hızla kapanırken yıllara meydan okuyan lezzet ve sarsılmaz imaj nerden geliyor?

Öncelikle bu markaların hedef kitlesi ve tüketicisi de markanın kendi gibi babadan oğula geçiyor. Bir alışkanlık, sadakat.

İkincisi markaların özellikle belirttiği “başka yerde şubemiz yoktur” olayı. İçeri girdiğiniz anda tarihi her noktada hissedebiliyorsunuz, üstelik lezzet de gerçekten benzersiz. Çünkü sır da miras olarak, tek noktada kalıyor, şubelere dağılmıyor. Böylece bir bozulma yaşanmıyor. Başka yerde Vefa Bozası’nın tadını bulmanız mümkün değil, üstelik marketlerde bulunan Vefa etiketli bozalarda bile.

Üçüncüsü ise deneyim. Aslında bu İstanbul markaları tarihe tanık olmuş, pek çok köşesinde bunu görebilirsiniz. Vefa’da asılı Atatürk’ün boza içtiği bardak, eski stil dekorasyon, büyük mermerler, tarihi dokuyu yansıtan bir ışıklandırma…

Bu markaların bir özelliği de hızdır, sadece lezzet için profiterolünüzü yer çıkar, bozanızı leblebi ve tarçınla içer, baklavınızı yer kalkar ve kahvenizi alır gidersiniz. Yemek-içmek için, yaşamak için, vakit geçirmek için değil.

İnci istisna olarak taşınmak zorunda kaldı ama yine aynı tarzıyla Mis Sokak’ta mutlaka gidin. Vefa’da bozanızı için, “Karaköy” Gülloğlu’nda baklavınızı yiyin bir de çay için, bir daha bu ürünleri başka yerde tüketmezsiniz, lezzet alamazsınız. Eski İstanbul’un tadı damağınızda kalsın istiyorsanız tabii ☺

“Kız Gibi”sin! #likeagirl


 

“Ben hiç kız gibi değilim”, “kızlarla değil erkeklerle daha iyi anlaşıyorum”, “kız gibi giyinmem, erkek gibi yerim” tadında kızlığı reddeden ifadeler tüm dünyada yaygın olsa gerek ki, P&G Always markası (Türkiye’nin jenerik ped markası Orkid) için #likeagirl adı altında gayet güzel bir kampanya hazırlamış.

Özellikle yeni yeni Always dönemine giren kızlar bu durumu daha derin yaşıyor. Tam da Always/Orkid markasıyla ilişki kurmaya başlarken farklılığı anlıyorsunuz. Belki de o yaş grubundaki kızlar tarafından güçsüzlük olarak görülen bir durum. “Niye ki?” diye karşılanan, tuhaf bir duygu hali. O yüzden kampanya nokta atışı.

İşin kötüsü; “ben kızları sevmem, hiç kız gibi olmadım, onlar gibi giyinmem” tarzında 25-30 yaş grubunda kadın yorumlarına şahit oluyorum. Travma olarak kayıt altına alınmış, erkek güçlü figür ve bu en güzel kadınlık dönemine yansımış, yazık olmuş. Twitter’da sanırım etkileyici durduğuna inanılarak çok açıkça küfür eden kadınlar görüyorum, ama her dakika. Ben de arkadaş arasında süper terbiyeli biri olarak bilinmem ama orası herkese açık bir alan ve siz istemeseniz de tümden bir imaj yaratıyor. Ve bu imajın altında kadınlığı tamamen inkar etmek, ondan utanmak var. İşte Always’in anlattığı durumun ileri yaşa yansıyan korkunç yüzü. Gerçek olmayan zorlama erkeksi davranışlar. Burada Freud’a da danışalım derim ama iş uzar ☺

Fiziksel güç, kültürel baskılar, erkeksin sen alt yapısı dışında, bazı kızların da çok fazla kız gibi davranması da bu durumda söz sahibi. Lisedeyken erkek arkadaşa ayıcık hediye etmeye dayanan empati yoksunu eğilimlerin yıllar ilerledikçe evlenmeye programlanmışlıktan öteye geçemeyen hali mesela.

Tabi ki neyseniz o olun ama tam da bunu yaptığınız anda kendiniz olamıyorsunuz, e çünkü kadınsınız. Elbette kafanıza top geldiğinde ağlayın, iş dünyasında duygusal tepkiler verin demiyorum sadece Orkid’in dediği gibi “kadın olmak çok güzel” diyorum. Kültüre, fiziksel güce bakmayın ve kız gibi dövüşün kızlar! Türkiye’de bazen Muhammed Ali gibi dövüşmeniz gerekebilir tabi, ayarlarsınız, ayarlarız ;)

Artık kadınlar; sporda, yöneticilikte, iş dünyasında “erkek gibi” olgusuna ihtiyaç duymayacak konumda. Cinsiyet ayrımı yapmak gereksiz hale geldi. Çivi de çakarız, spor reklamı da yazarız, hiç sorun değil. Psikolojik ön yargılar devam etse de biz kendimize fazlasıyla yer açtık. Always’i, tebrik ediyor, gelecek nesillere bu konunun dahi saçma gelmesini diliyor ve #likeagirl diyoruz. Doğallıkla…

Bannerın Markalara Plasebo Etkisi.


 

“Off yine mi emlak reklamları, ama ben köşe yazısı okuyordum, 7 saniye içerisinde sayfaya yönlendirileceksiniz depresyonu…” Banner kavramına bakışımız sonunda bu noktaya ulaştı. Etkisizliğinin ve yanlış tıklanmaların rakamlarla defalarca ortaya konulması ise durumu iyiden iyiye sorgulamamıza sebep oluyor. Peki, bu ısrar neden, model niye hala fazlasıyla etrafımızda?

Markaların bannerı billboard etkisiyle kullanıyor olma ihtimali yüksek. Milliyet okurken karşıma çıkan Akbank reklamları, içerik olarak değil ama marka olarak aklımda, çok net hatırlıyorum. İçeriğinden elbette haberim yok ama biliyorum Akbank orada, gördüm, aklımda, emlak=Akbank. Dolaylı etkilerden biri bu; imaj, akılda kalma, orada olma.

Hedef kitleyi de pek tutturamayan bannerlar (çünkü ben ev almayacağım ve sadece Melih Aşık’ın köşesini okuyacağım, ekonomi sayfasıyla ilgim yok ama reklam zaten ana sayfada mesela), “o marka oradaysa ben de olmalıyım” mantığıyla ilerliyor. Basın ilanı vermek gibi, üstelik hareketli! Yani banner artık plasebo etkisi, aslında markanın hedef kitlesine ulaşmıyor hatta ne yazık ki markaya hiç olmadığı kadar küfür ettiriyor.

Banner her sabah sağdan kalkmayı alışkanlık edinmiş, yoksa başına bir şey gelecekmiş gibi hisseden bir obesesifin marka-reklam hali. Ne yapacağız o zaman, hastayı nasıl tedavi edeceğiz derken, yabancı olarak Buzzfeed, Türk olarak Onedio örneklerini görebileceğimiz eğlenceli galeri reklam modeli karşımıza çıktı.

Bu model, hem eğlenceli, hem kendisine baktırıyor, hem hedef kitleye ulaşıyor. İnsanlar kendi hür iradesiyle reklama tıklıyor, üstüne bir de sosyal-kişisel hesaplarında paylaşıyor. Bir marka daha ne ister? Ziyaretçiyi rahatsız etmediği gibi, marka, kitle ve tıklanan site arasında güçlü bir bağ oluşturuyor. Örnekleri aşağıda bulabilirsiniz.

http://www.buzzfeed.com/melissaharrison/ways-to-use-old-bay

http://onedio.com/haber/nutella-hakkinda-bilmediginiz-8-sey-101587

Problem, bu modelin faydasını ancak hızlı tüketim malları, prezervatif, moda, seyahat gibi konularla sınırlı kalması. Kurumsal duruş bunu reddebilir. Düşünsenize Sabancı 85. yıl kutlamasını Onedio’da galeriyle bizimle paylaşmış :) Pek uygun düşmez, böyle durumlara şık bir banner yakışır. İşte bu noktada prestij devreye girer ve banner gerekir. Ama şık bir tasarımla rahatsız etmeden, üstümüze üstümüze gelmeden.

Ya da ekonomi haberleri okuyan ciddi bir kişilik, bu tür siteleri pek ziyaret etmeyebilir, galeriden hoşlanmayabilir, yine çare banner!

Elbette banner reklamlarında yaratıcılık kullanma imkanımızın da diğer modele göre çok daha fazla olduğu bir gerçek.

Banner belli ki hayatımızdan çıkmayacak, galeri reklam modeli ise reklamları sevebileceğimizi bizlere gösterdi. Bakalım yeni alternatifler çoğalana kadar banner hayatımızdan kaç 7 saniye daha çalacak? Görelim…

Aşık Olmak Satın Alma Davranışlarını Değiştirebilir mi?


 

Öncelikle bu yazının baştan sona gözleme dayandığını belirtmekte fayda var. Böyle bir araştırmaya “henüz” rastlamadım, sebep olursam ne mutlu, ya da bir yerlerde mutlaka yapılmıştır ☺ Haydi, bakalım!

Bana gore çok ilginç ama “evet değiştirebilir.” Düşünün karşınızdaki kadına/erkeği çok beğeniyorsunuz, ilgi alanları sizi de çekmeye başlıyor, ne de olsa O ne yapsa “ay cook tatlı.”

Diyelim aşkınız Beşiktaşlı, hiçbir maçı kaçırmıyor, doğumgünü geldiğinde daha önce önünden geçerken yüzüne bakmadığınız Kartal Yuvası’na uğradınız ve o mutlu olsun diye bir forma aldınız. Ya da biricik sevgiliniz Jack Daniel’s içmeden duramıyor, ona giderken bir şişe alabilirsiniz. Viski mi? Beyin fonksiyonlarınız yerindeyken umrunuzda değildi elbette!

Bir de psikolojide gerçekten ayna davranışlar söz konusu; hiç farkında olmadan hoşlandığınız, sevdiğiniz, ölüp bittiğiniz, her neyse kişi eli yanağında duruyor diye kendinizi bir sure sonra aynı pozisyonda bulabilirsiniz. Tabi ki bu satın alma kararlarınızı da bir müddet sonra mutlaka etkileyecektir. Sevdiğinizde dövme varsa belli bir zaman sonra siz de isteyebilirsiniz, hiç şaşırmayın. Çünkü garip bir şekilde onun yaptığı her şey mükemmel.

E, alışverişler beraber yapılmaya başlandığında, girdiğiniz mağazalar değişebilir. O, Diesel kot seviyorsa Diesel’e sempati duymanız kaçınılmaz. Hatta ayrıldıktan sonra bu markalar çağrışım dahi yapar, bir tür hatırlatma aracı bile olur. Aynı şekilde yemek yenilen yerler de değişebilir. Elbette özel zevkler var, kimse karaktersiz değil ama etkilenmemek elde değil. Yani seviyorsan git satın al bence durumu.

Kimyanız bozulmuş zaten, satın alma davranışları da bozulur, düşünün… Mutlaka bozulmuştur, değişmiştir. İşin garibi ayrılık vakti geldiğinde, kendi dünyanıza ve markalarınıza yavaş yavaş geri dönmeniz.

!f 2014 Tanıtım Filmi Tam Bağımsızlığını Kazandı: “Acımadı ki!”


 

13. Bağımsız Filmer Festivali !f 2014, Big Brother temasıyla gönlümüzü kazanan cesur bir tanıtım filmine imza attı. Aşağıda göreceğiniz gibi film, faşizme karşı omuz omuza mesajı içeriyor, hem de açıkça.

!f 2014’ün hedef kitlesi; Gezi’de olanlar, direnenler, bilinç düzeyi yüksek, gündemi yakından takip eden, ülkenin durumunu net bir şekilde görebilenler. Bu yüzdendir ki film çok beğenildi, paylaşıldı. Elbette bu kitle tarafından.

Diğer taraftan, hükümet kanadı dediğimiz uçan taraftan tepkiler gelecektir ama dediğim gibi onları ilgilendiren bir etkinlik değil !f, onlar o arada penguen seyrediyordu malum. Civciv gibi kitleler halinde çoğalarak büyümüyorlardı, kafalarına faşizmin sert ama etkisiz yumruğu indiğinde orada değillerdi… Bu sebeple film tam da nokta atışı.

Şimdi, hemen bu film sayesinde !f 2014 bileti alasım var, anlaşılan tanıtım filmi sonuca da ulaştırıyor. Bağımsız Filmler Festivali’nin İstanbul ayağı 13 Şubat’ta başlıyor, “acımadı ki!” demek için, güzel filmler izlemek için…

Next Page » Scroll to top