Posts by: Murat Bal

Audrey, yeniden


 

Audrey Hepburn, benim için Hollywood’un en güzel ve özel aktrislerinden biridir heralde. Filmografisinin büyük bölümünü hatmetmiş biri olarak söylüyorum ki; Marilyn Monroe, Ingrid Bergman, Rita Hayworth gibi inanılmaz popüler figürlerin arasında, Hepburn de kendi özgün stilini oluşturmayı başarmış ve hem kamera önünde, hem kamera arkasında kendine saygın bir kimlik edinmiştir.

Tabii ayrı bir Hepburn hayranlığım olduğu için Galaxy Chocolate’ın son reklam filmine de ayrı bir sevindim. İlerleyen günlerde internette daha da sık rastlayacağımız bu reklam filminde cgi’yla yaratılmış Audrey Hepburn’ü görüyor ve onun çikolata sevgisine tanıklık ediyoruz. Audrey Hepburn’ün motorsikletli bölümüyle “Roman Holiday”, şapkalı bölümüyle “Sabrina” ve Moon River şarkısını söylediği bölümle de “Breakfast at Tiffany’s” filmlerine göndermelerden oluşan reklam filmi, eminim getirdiği maddi kazançla Hepburn’un ailesini de çok sevindirmiştir. Yakın zamanda başka ünlülerin de cgi kullanımlarına alışmamız gerekecek sanırım.

İyi seyirler efendim :)

http://www.youtube.com/watch?v=vTMFR3B4Rbw

Heineken – The Candidate


 

Heineken uyguladığı pazarlama projeleriyle, mizahi yönü ağır basan ve hedef kitleye doğrudan ulaşan reklamlarıyla benim en sevdiğim markalardan biri olmuştur her zaman (Şahsi favorilerim 1, 2, 3). Marketoloji.com’da da Heineken odaklı çok sayıda yazı okuyabilirsiniz.

Son zamanlardaysa Heineken boş durmamış ve kendi işe alım süreciyle alakalı çok hoş bir viral daha ortaya çıkarmış. İşe alım süreçleri neredeyse tüm firmalarda sıkıcı ve rutin aşamalardan oluşurken, Heineken hem istedikleri adayları çok daha rahat tespit edebilmelerini sağlayan, hem de çok daha interaktif bir işe alım süreci yaratmış. Heineken’in bir işe alım sürecini bile gayet keyifli, konuşulabilirliği bol ve viral etki yaratabilecek bir pazarlama projesine dönüştürmesi ise tek kelimeyle şahane!

İyi seyirler,

Bir Epic Fail örneği olarak Burger King


 

Bu satırların yazılmakta olduğu şu dakikalarda Burger King Twitter hesabı ele geçirildi. Olayı enteresan kılan şey ise, hesabı ele geçirenler Burger King’in en büyük rakibi McDonalds’ın logosunu kullanıyor ve Burger King’i tiye alıcı tweetler gönderiyorlar.

Olay başlamadan önce 80 bin civarında takipçisi bulunan Burger King hesabı ise, bu belki de yılın twitter faili olayından sonra yaklaşık 1 saat içerisinde 105 bin takipçiye ulaşmış durumda. Bu ele geçirme operasyonunu gerçekleştiren korsanlar, operasyonlarına #OpMadCow ismini verdiler.

Bakalım verified account’unu kaybeden (!) Burger King durumla nasıl başa çıkacak?

Best vs. Best


 

THY uzun süredir başarılı bir pazarlama stratejisi yürütüyor. Kevin Costner’la başlayan marka reklamında dünyaca ünlü insanları kullanma planı, THY’nin yeni pazarlama algısı sayesinde takip eden yıllarda daha da gelişerek büyüdü. Bu doğrultuda benimsenen konsept ise -daha fazla kişiye ulaşabilmek adına- “spor” odaklı sponsorluklar yapılması (Manchester United, Barcelona) ve ünlü sporcularla marka elçisi olarak anlaşmalar yapılması (Kobe Bryant, Lionel Messi) üstüne kuruldu.

Bu pazarlama ve reklam sürecinin en son bombası ise Messi-Kobe odaklı THY reklamı oldu. Uzun süredir izlediğim en hoş reklamlardan biri ve bana göre diğer Manchester, Barcelona, Kobe reklamlarının tamamının üstünde bir çizgiye sahip. Futbol vs. Basketbol gibi hakkında çetrefilli tartışmaların döndüğü bir konuda, bu iki spor türünün dünyadaki en iyi temsilcilerini karşı karşıya getirmek tek kelimeyle muazzam bir durum. Üstelik reklam; ünlüleri kullanma biçimi, yerinde mizah, istenilen marka imajını vermesi gibi etmenlerde de oldukça başarılı.

Reklam henüz birkaç gündür yayında olmasına rağmen şimdiden Youtube’da milyonlarca tıklanmaya ulaştı ve eminim ilerleyen haftalarda da bu izlenebilirlik ve reklamdan bahsedilme (konuşulabilirlik) oranı giderek artacaktır.

Not: Bu arada dikkatimden kaçmadı. Messi reklamda daha donuk gözükürken, Kobe Bryant Hollywood’dan alışık olsa gerek, mimiklerini inanılmaz rahat kullanıyor :)

Pazarlamada Psikanaliz


 

Markaların pazarlama stratejileri ne kadar kapsamlı ve orijinal olursa olsun, eğer tüketicilerin kendi markalarını arzulamalarını sağlayamazlarsa ve “ürüne ihtiyaç duyma” güdüsünü müşterilere empoze edemezlerse süreç her zaman hüsranla sonuçlanıyor.

Dolayısıyla ürünü müşteriye pazarlamak, insan psikolojisiyle (duygu ve düşünceleriyle) doğrudan ilgili. Edward Bernays adlı zatı muhterem de -ki kendisi Freud’un öz be öz yeğeni olur.- halkla ilişkilerin (Publice Relations-PR) mucidi olarak pazarlama alanında tüketici algısını değiştirmek için psikanaliz yöntemleri ilk kullananlardan biri. Bernays’in teorileri temelde irrasyonel insan duygularının oluşturulması ve bu kontrol altında oluşturulan duygular sayesinde insanların vereceği kararların önceden planlanabilir hale getirilmesine dayanıyor. Bu yöntem büyük insan kitleleri için uygulandığında ise muazzam sonuçlar elde ediliyor.

Peki nedir bu irrasyonel duygu ve davranışlar? Örneğin; Bernays yaptığı kampanyalarla sigara içen kadınların, erkekler dünyasında bağımsız ve daha güçlü karakterler oluşturdukları izlenimini yarattı. Bunun için New York’ta daha önceden belirlenmiş lokasyonlarda, sigara içen güzel kızlar dolaştırıldı ve fotoğrafları çekilerek gazetelerde yayımlandı. O dönemki sigara paketleri yeşil olduğundan, yeşili moda haline getirmek için, tüm giysilerin yeşil olduğu büyük balolar düzenlendi. Dönemin ünlü dergilerinin destekleri kazanıldı. Tüm bu uğraşların sonunda 1940 ve 1950’li yıllarda kadınlar için sigara, özgürlük arayışının ve kendilerini ifade ediş tarzlarının bir sembolü olarak belirdi. Bu pazarlama aktivitelerinin sonucunda da Lucky Strike satışları %10’lardan %30’lara kadar yükseldi.

Bu tarz ilham verici ve doğrudan tüketici psikolojisine yönelik pazarlama hareketleri araba satışlarından, hazır kek yapım ürünlerine kadar geniş bir skalada uygulandı ve günümüzde de uygulanmaya devam ediyor. Bu tarz başarılı vakaların hepsinde ise uygulanan yöntem oldukça benzer. Akla hitap etmek yerine, müşterinin hissiyatına güvenmek ve duygusal bağlılığı oluşturmak… Başka bir deyişle, “Bu ürünü şu şu şu sebeplerden almanız gerek” tarzı bir yaklaşım yerine “Bu ürünü alırsanız iyi hissedeceksiniz.” şeklinde bir pazarlama anlayışı çok daha verimli oluyor.

Edward Bernays’in bu ve buna benzer ilham verici halkla ilişkiler projelerine yönelik detaylı bilgileri The Century of the Self (Benliğin Yüzyılı) belgeselini izleyerek öğrenebilirsiniz. 2002 yılında yayımlanan, BBC yapımı the Century of the Self, 4 bölümden oluşuyor ve tüketici psikolojisi, karar manipülasyon teknikleri gibi konularda hayranlık uyandırıcı örnekler sunuyor. Bence pazarlamaya ilgi duyan herkesin, kitle iletişimi ve halkla ilişkiler konularında birşeyler öğrenebilmek için  izlemesi gereken bir yapım.

Benliğin Yüzyılı belgeselini bu linkten izleyebilirsiniz.

gnçtrkcll Temsilciliği


 

Turkcell Türkiye’nin en büyük şirketlerinden biri ve özellikle de 2005 yılında Vodafone’un Telsim’i satın almasından beri de pazarlamaya büyük önem veriyor. 2005 öncesi dönem incelendiği zaman, Turkcell’in daha çok teknik gücüne yatırım yaptığı görülürken, 2004-2005 dönemlerinde önce Aycell ve Aria’nın birleşmesi, sonrasında Vodafone’un Türkiye pazarına girmesi, telekomünikasyon sektöründe Turkcell’i, tıpkı rakipleri gibi, çok daha agresif ve yoğun bir pazarlama anlayışına yöneltti. Bu durumun ilk meyveleri de 2005 yılında gencturkcell oluşumuyla kendini gösterdi.

Uzun uzadıya gnctrkcll’nin 6-7 yıllık serüvenini anlatmaya gerek yok; ancak “gnçtrkcll temsilcileri” odaklı düzenlenen süreç, bence -en azından şu ana kadar- başarılı bir pazarlama projesi olarak dikkat çekiyor. En temel haliyle gnçtrkcll temsilcilikleri ülkenin farklı üniversitelerinden seçilmiş 5 farklı üniversite öğrencisinin tarife, teknoloji, kariyer, etkinlik, alışveriş kategorilerinde markanın yüzü olması şeklinde düşünülebilir. Bu konuda Turkcell’in esas başarısı ise, “gnçtkcll temsilcisini arıyor” sloganı ile başlayan ve 20 bine yakın gencin aday olduğu başvuru süreci.

Bu sürecin sayısal dataları, Turkcell’in sitesinde şu şekilde belirtiliyor: “Bu tür bir kampanyada “sosyal mülakat” yöntemi Türkiye’de ilk kez uygulandı ve 500 bin civarı genç sürece dahil olarak kendilerini temsil edecek gençleri belirledi. Facebook sistemi içerisinde dünyada ilk defa 7 farklı sosyal medya kanalı (Facebook, Twitter, Foursquare, Linkedin, Instagram, Tumblr, Blog) birbirine bağlandı ve buradaki aktiviteler analiz edildi. GNCSKOR adı verilen sosyal medya puanı hesaplaması yapıldı. “gnçtrkcll temsilcisini arıyor” 23 gün içinde 1.146.723 kişiye ulaştı, 504.269 kişi uygulamaya girdi. Finalist adaylar 7.242.329 beğeninin sonucunda belirlendi. Yoğun katılım, gnçtrkcll’lerin gerçek isteklerini adresleyen doğru ve doğal sonuçları beraberinde getirdi.”

Bir aydan kısa sürede ulaşılan değerler muazzam; fakat tabii ki sürpriz değil. Bu başarının bazı geçerli sebepleri var:

  1. Proje sadece bir Facebook uygulamasından oluşmasına rağmen, sosyal medyanın tüm ayakları çok efektif biçimde kullanıldı. Bu şekilde, genç turkcell, hedef kitlesinde yer alan binlerce genç hakkında inanılmaz boyutlarda dataya ulaştı. Gençler nerelerde çalışıyor, ne tarz projeler yapıyorlar, neler giyiyorlar, bloglarında neler yazıp, nerelere gidiyorlar gibi çok geniş piyasa araştırması gereken konularda tüketicilerin bizzat kendilerinin bu bilgileri vermesi sağlandı.
  2. Paylaşım atmosferi oluşturuldu. Proje dinamikleri gereği, temsilci adayları, beğeni almak ve dikkat çekmek için sık sık sosyal medyayı kullandı ve viral etkinin doğması sağlandı.
  3. Profesyonel kariyer hedefleyenler için ayrı, teknoloji sevenler için ayrı, alışveriş tutkunları için ayrı ödüller konularak, farklı zevklere sahip kullanıcıların da sürece dahil edilmesi sağlandı.
  4. Başvuru sürecini komplike hale getiren şeylerden ve kullanıcılara ek iş yüklemekten kaçınıldı. İnsanların “Eğer başarırsam çok iyi, olmazsa da denemekten zarar gelmez” şeklinde düşünmesi sayesinde binlerce adaylık ve çok daha fazla miktarda data girişi alındı.
  5. Tanıtım reklamlarının Turkcell Plaza’da çekilmesi, Turkcell çalışanlarının rol alması, kullanılan samimi dil ve doğallık, projenin çok daha organik bir proje olarak algılanmasını ve kullanıcılarda “Bu organizasyona katılabilirim” düşüncesinin oluşmasını sağladı.

Gençturkcell Temsilciliği projesi ilerleyen zamanlarda nasıl devam edecek ve basit bir marka elçiliği kavramından ne tarz farklılıklar gösterecek göreceğiz. Fakat özellikle başvuru süreci oluşturduğu viral etki, kullanıcılara kazanabileceklerini hissettirebilmesi ve hedef kitlesinden edindiği detaylı veriler sayesinde ilerde de pek çok case çalışmasına konu olacak gibime geliyor.

Less is More: Peki Neden?


 

Alman mimar Ludwig Mies van der Rohe’nin ağzından çıkan ve modernist anlayışı devrim niteliğinde değiştiren bir söz Less is More (Az Çoktur)… Ortaya çıktığı andan itibaren önemini ve işlevini arttıran, gündelik hayatımızdaki etkilerini de her geçen gün daha net gözlemleyebileceğimiz bir felsefi akım aynı zamanda.

İlk olarak mimari eserlerde belirgin biçimde ortaya çıkan minimal akım, uzun yıllar boyunca sanatın çeşitli türlerinde de kendini gösterdi. Müzikten sinemaya, resimden modaya kadar geniş bir skalada sürekli olarak daha fazla biçimde “Az çoktur” kavramı insanlara empoze edildi. Dolayısıyla değişen tüketici alışkanlıklarına bağlı olarak, bu akım pazarlama ve reklam dünyasında da günden güne gücünü arttırıyor. Firmalar tüketiciyi pazarlama sürecine dahil etmek için bir ürünü detaylarıyla anlatmaktansa, onu tüketicinin hatırlayıp tamamlamasını istiyorlar. Bunun olabilmesi için de basitliği ve sadeliği kullanıyorlar.

Günümüzde internet ve donanım teknolojilerinin gelişmişliği bilgi sirkülasyonunu önemli ölçüde hızlandırıyor. En basit konuda bile insanlar inanılmaz bilgilere ulaşabiliyorlar. Doğal olarak, bu bilgi edinme süreci ve detaylara verilen önem müşteriler tarafından pek çok zaman vakit kaybı olarak görülebiliyor. Basit ve hedefe yönelik içerik sunmaktansa, ürüne yönelik tüm ayrıntıları karşı tarafa aktarmaya çalışmak hem pazarlama açısından, hem de marka algısının sağlıklı biçimde yaratılması yönünden sorunlar çıkartabiliyor. Bunun önüne geçmek için de firmalar çok daha net ve çabuk kavranabilir içerikler üretmeye çalışıyor.

Pazarlama ve reklamda minimalizm, sosyal medyanın hayatımızdaki etkisiyle de şekilleniyor. Sosyal medya sayesinde okuma ve izleme alışkanlıklarımız değişiyor. Örneğin; içinde bulunduğumuz dijital medya çağında, insanlar 7 satırdan fazla yazıları uzun yazı olarak nitelendiriyorlar. Artık twitter’ın 140 karakterinde düşüncelerini yazıp, başkalarının paylaşımlarını okuyan yeni nesiller için blog yazıları bile sıkıcı gelebiliyor. Keza benzer bir şekilde, video izlerken de, izleyicilerin yaklaşık %60’ı henüz videonun ikinci dakikası dolmuşken izlemeyi bırakıyor.

Markalar ürünlerini tanıtabilmek için şu ana kadar hiç olmadığı kadar farklı kanallara sahipler; ama rekabet de benzeri görülmemiş derecede yoğun. Bu bilgi yığınının arasından fark edilebilmek ve hedef kitlede bir algı yaratabilmek de ancak sadeliğe önem vermekle mümkün.

Next Page » Scroll to top